11 Mart 2012 Pazar

Trabzon'da Türk Kahvesi İçmek Zor - 2 /Kahvenin Hikayesi

Bu yazıyı okumaya başlamadan, Trabzon'da kahve içmek ne alaka ?dememeniz için 1 nolu yazıyı okumanızı hatırlatmak isterim. En son Boztepe'den aşağı doğru ilerlerken, tur otobüsümdeki yolculara, tamamen o anda verdiğim bir kararla, belki de Türklerin özellikle Karadenizlilerin çay tutkusunu anlatmaktan daha kısa süreceği için kahve ile ilgili kısa bir konuşma yaptım. Yazının sonunda okuyacağınız kendimi içinde bulduğum Karadeniz fıkrası tadında duruma rağmen, hiç de pişman değilim. Bilsinler istedim. Greek Coffe diye bir şey yoktur. İstedikleri kadar tescil ettirmeye çalışsınlar, kahve de bizim baklavada. Hadi alın kahvelerinizi elinize,buyrun kahvenin kısa hikayesine;
  • Kahve Arapça kökenli bir kelime... Hikayeye göre Etyopya'nın güneyinde "Kaffa" yöresinde keçilerini otlatan çobanın "bu keçilerde pek bir keyifle dolanıyor" diyerek şüphelenmesiyle keşfedilmiş.Kumlu tepelerin eteklerinde yetişen bir ağacın kırmızı meyvelerinin çekirdeklerinden elde ediliyor.
  • En çok bilinen iki ağaç var. Arabica ve Robusta. Arabica yüksek tepelerdeyetişiyor. Hassas ısı dengesi gerekiyor bu ağaç için... İri çekirdekleri var... Aromatik ve az kafeinli. Robusta ise alçak rakımda yetişen, kolay meyve veren bir ağaç.Tadı acı, daha az aromatic,daha çok kafeinli...Bu ağaçlar neye benziyor diye merak edenlerinize nacizane Hz. Google'a sormalarını öneriyorum.
  • Kahve, Osmanlı topraklarında, 16 yüzyılda Kanuni’nin Yemen’i fethetmesinden sonra, o sıralarda Yemen Valisi olan Özdemir Paşa’nın İstanbul’a getirdiği çekirdekler sayesinde önce sarayda, daha sonra da halk arasında da çok sevilip popüler hale geldi. 
  • 16.yy dan bu yana , İstanbul’un Eminönü’nde “Taht-el-kale” denen muhitte, kahve ticareti  yapılır. Önünden mis gibi kokan taze paketlenmiş kahveyi almak için sıra bekleyenlerin eksik olmadığı meşhur Kuru kahveci Mehmet Efendinin dükkânı da buradadır.
  •  Askerin moralini yüksek tutmak için yanlarında çuval çuval kahve çekirdeği götüren Osmanlı, Viyana kapılarından geri dönerken, fazlalık yapan her şey gibi kahve çuvallarını da gittikleri yerde bırakır. Böylece bugün kahveleriyle de nam salmış Viyana şehri 17.yüzyılda Türkler sayesinde kahveyle tanışır. Aklınızı karıştırmak gibi olmasın, bu Muhteşem Süleyman devri değil, IV. Mehmet zamanı, Viyana kapılarının ikinci defa yoklandığı tarihtir.
  •  
    Sene 1810...Yer Paris...Mekan Türk Kahvesi
     Ardından 1699 da Sultan IV. Mehmet’in elçisi olarak Paris’e gönderilen Süleyman Ağa’nın konağında kahve misafiri olmak, Fransız sosyetesinde ayrıcalık haline gelir. 19.yüzyılın başında Paris’de Türk kahvesi yapan kafeler açılır. 

 

Osmanlıdan günümüze, Anadolu kentlerinde, sahil kasabalarında, tüm güzel köşelerde, kentin, kasabanın yada köyün ayrılmaz bir parçası olan “KAHVEHANE” ler açılır ve birer sosyal merkez haline gelir. Türkiye’de kahveden başka “ÇAY” da bu mekânların vazgeçilmezidir

Yukarıda anlattıklarımı dinleyen İngiliz misafirlerimizle, turun son durağı olan açık hava kahvesine geldiğimizde, bu kısa konferansı dinleyen 32 kişilik grubumun anlattıklarımdan etkilendiğini içlerinden 26 tanesinin “Türk Kahvesi” siparişi vermesiyle anladım.Ben biliyordum niye böyle olduğunu ama neden herkesin kahve içmek istediğini anlamaya çalışan, daha önce 32 turisti bir arada görmemiş kahvecinin çırağı da, girdiği hayal âleminden ustasından işittiği azarla çıkıverip, pişen kahveleri misafirlere taşımaya başladı. Aşağı yukarı aradan bir yarım saat geçti.
Molanın sonuna doğru hala siparişi gelmeyenlerin olduğunu görünce, hafif bir panikle kahveciye koştum. Trabzon’da kahve içmenin zorluğunu kahvecinin o muhteşem Laz şivesiyle yaptığı açıklamayla anladım.
 “ Rehper aplacuğum! Ha bizim buraya cünde en fazla 5 kaave satili. E benum var 12 fincanum. İsterüsen yapayım Nesgafe pardağunda cerusini da !”
" Sende haklisun ustaciğum ! Ellerin dert cörmesin da !" :)) 



27 Şubat 2012 Pazartesi

Kamerama Takılanlar... Ordan... Burdan (Geç Kalmış Yayın)

Beyrut da sabahları şeker tadında hava, yılbaşı ertesi her yer kapalı, insanlar geceden kalmış, uykuda… fotoğraf çekmek için saldım kendimi sokaklara…

 Beyrut da  her dine ,her meshebe ait ibadethaneler sırt sırdta gökyüzüne uzanıyor.

Downtown da mavi kubbeli El- Emin Camii ve hemen yanıbaşında St.George Ermeni Katedrali. Katedralin girişi, yıldız formu  verilmiş, ortasındai saat kulesinin bulunduğu , 8 sokağı birleştiren meydana açılıyor.








 Grand Serail dedikleri, eski Osmanlı kışlasının hemen önünde uzanan Roma Hamamı kalıntıları.Tabandaki ısıtma sitemi, tekniği mükkemmel şekilde gösteriyor görebilen gözlere...


 
 Lübnan'ın Turgut Özal'ı olarak nitelenen,savaş sonrasında küllerinden yeniden doğmaya çalışan ülkenin lideri Refik Haririi'nin mezar anıtı. Halk, yolunun üzerindeki mezar anıtını günün her saati ziyaret edip dua ediyor.



  Beyrut'da nadir olarak görebileceğiniz korunan eski ve eskiyi yok etmek üzere olan modernizmin bir  aradaki uyumu.







Trabzon’da Türk Kahvesi İçmek Zor - 1


Güzel ülkemin güzel insanlarının yaşadığı, Karadeniz bölgesinin Türkiye haritasındaki yerini gözünüzün önüne getirin. Bir sağına, bir ortasına, bir de soluna 3 nokta koyun. En sağdakine Trabzon, ortadaki ne Samsun, en soldakine de Sinop diyin. Bu yazının konusu o en sağdaki Trabzon’da geçiyor. 

Trabzon sırtını dik yamaçlara dayamış, bölgenin Samsun’dan sonra en büyük ama İstanbul’la kıyasladığınızda, onun birçok ilçesinden küçük ve o ilçe nüfusundan az kişinin yaşadığı bir cennet kent. Genel nüfus 2010 yılı rakamlarına göre 764.000 kişi. Merkezde yaşayanlarsa 230.000 civarı. Kentin tıpkı İstanbul gibi bir Ayasofya’sı var. Öte yandan her gidişimde içim acıyarak görüyorum şehrin sırtlara yükselen yeni apartmanlarını. Her gittiğimde biraz daha yok oluyor şehrin kendine has o güzelim yeşili. Tıpkı İstanbul gibi.
Ununu elemiş, eleğini de duvara asmış ama gezip görmekten vazgeçmemiş, üçüncü yaş grubu İngiliz misafirlerimiz, Trabzon limanına yanaşan gemiden inip, ortalama 30 kişilik gruplar halinde otobüslere biniyorlar. Benim otobüsümde tam 32 kişi var. Rakam, bu hikâyenin ana fikri açısından önemli.
         
Bizans’ın İmparatoru akıllılık edip kıyıya kurdurtmuş kilisesini. Bizans topraklarında yaşayan denizciler, sefere çıkmadan önce, kıyıdaki bu kiliseye gelip, sağ salim ailelerine kavuşabilmek için dua ederlermiş. Oradan da açılıverirlermiş, Ayasofya’nın arka bahçesinden baktığınızda sonsuzmuş gibi duran gri renkli denize. Bugün Trabzon limanından çıkıp Ayasofya’nın kapısına ulaşmak en fazla 5 dakika alıyor. Hadi olsun 7 dakika. 

Resim kendi arşivimden değil.Kimin kadrajından çıktığını da bulamadım.
Bukadar mı dediğinizi duydum. Hayır elbette o kadar değil.  Trabzon'un tepelerine kurulu o bembeyaz köşkü ziyaret etmeden dönülürmü limana. Atatürk'ün şehri ziyaretlerinde konakladığı bu beyaz dantel gibi bina, halk tarafından satın alınıp hediye edilmiş Ata'sına.Şimdi müze olarak ziyarete açık.
 
Günün sabah kısmında bitirdiğim Ayasofya turunun ardından, öğle sonrasında bana düşen turun adı BOZTEPE. Karadeniz’in neredeyse her şehrinde bir Boztepe var. Genelde araçla ulaşabildiğiniz en yüksek rakımlı ve neredeyse şehrin tamamını kuşbakışı görebildiğiniz yere Karadeniz’de Boztepe deniyor. En azından benim gördüğüm bütün Boztepeler böyle. “Adını Boztepe koyduğumuz ”  bu Trabzon turu bir “ oryantasyon” turu. Yani misafirleri otobüsle şehirde dolaştırıp, etrafı tanıtacağız onlara. Otobüsten ancak fotoğraf çekmek için inebilirler. Boztepe’ye çıkılıp Trabzon’a tepeden bakılacak. Fotoğraf molası verilecek.

Ve yine tahmin edeceğiniz üzere Trabzon gibi bir şehirde, bu işi turun ilk yarım saatinde tamamlamak mümkün. Gezimizin son durağı, Trabzon’un çok sevdiğim kocaman ağaçları altındaki çay bahçelerinde vereceğimiz çay-kahve molası. Fotoğraf için durduğumuz yerle çay-kahve molası arasında ki en fazla 10 dakikalık yolda, elimde mikrofon, otobüsteki yolculara Karadeniz’in çayını değil de kahvenin bu topraklara nasıl geldiğini anlatmayı seçtiğimde, bilmiyorum az sonra başıma gelecekleri. Her bir turda öğrenecek bir şeylerin olduğunu ve “asla ben oldum” dememek gerektiğini biliyorum sadece.
Merak mı ettiniz?  Hadi o zaman tıklayın "Kahve'nin Hikayesi" ne :)

Bir şehri sevmenin ve nefret etmenin tek yolu...


      Ankara’nın Bahçeli'sinde, birkaç saatliğine sofrasına ve sohbetine katılma şansını yakaladığımda, İstanbul’da yaşadığımı öğrenen Sevgili Emre Madran Hoca, bana hiç duraksamadan şunu sormuştu: “Söyle bana, nasıl yapıyorsunuz?”
Ortamın ve sohbetin güzelliğini hazmetme gayreti içinde olan ben, o şaşkınlıkla hocanın sorusunun mealini anlamaya çalışarak, "Neyi nasıl yapıyoruz hocam?" diye cevap verdim. Meğer hoca bir İstanbul ziyaretinde, "hadi akşama buluşup, bir şeyler yiyip içelim" diye aradığı dostlarının; ulaşımı, buluşma mekânını, evdekileri, davete icabet edilse bile geri dönüş yolundaki zorlukları bahane olarak sıralamalarını dinlemiş ve “keşke en az iki gün önceden haberimiz olsaydı” cevabı karşısında hayrete düşmüş. Yaşamakta olduğu Ankara’nın en güzel taraflarından birini de şöyle açıklamıştı: “Biz burada telefonu kapattıktan 20 dakika sonra masaya otururuz. Masadan kalktığımızda da en az iki kapıyı kahve içmek için çalarız.”
Üniversite yıllarını Ankara’da geçiren ben, hocanın ne demek istediğini öyle iyi anlıyordum ki...
 Anlıyorum çünkü ;  biz büyük şehirlerde yaşayanlar ( kızım İstanbul sana söylüyorum, gelinim Ankara sen anla) sokağa her adım attığımızda, kalabalıktan, trafikten, pahalılıktan bunalıp sayıp sövmeyi günlük âdet haline getirdik çoktan.
Tüyap Kitap Fuarı için İzmir’den gelen arkadaşlarımızdan biri, bu şehirde yaşama hayalini, her türlü keşmekeşine ve zorluğuna gönüllü razı oluşunu anlatırken, daha birkaç saat olmuştu uçaktan ineli. Oysa ertesi gün 2,5 saat arabayla gidip, 3 saatte de geri döndüğü fuar ziyareti sonrasında, bir yerden bir yere gitmek için, hocayı hayrete düşüren 2 ekstra güne neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamış olmalıydı. Hatta o gece hep beraber yemek yediğimiz masamıza her gelenin, önce yaşadığı ve mecbur olduğu keşmekeşe, sonra da trafikte harcanan zamana saydırıp sövmesinden anlamalıydı ne çektiğimizi.


Orhan Veli’nin gözlerini kapatıp dinlediği İstanbul değil artık bizim yaşadığımız şehir. Artık sadece hava bedava dışarı çıktığımızda. Korkumuz, bir gün sokağa adım attığımızda, içimize çektiğimiz havanın parasını talep edecek belediye memurları ile karşılaşmak.  Ya suya ne oldu dersiniz bu arada? Bir gecede yüzde yüz zamlandı. Bir yada iki gün önce 50 kuruşa aldığımız su şişeleri, hem marka hem de fiyat olarak sınıf atladı. Üstelik sertliğini hiç sevmediğimiz, içmekten imtina ettiğimiz bir şişe suya, iki katı ödemek zorunda bırakıldık.

 * Bu İstanbul ki emsalsiz ve değerlidir,Bir taşına bütün Acem (İran ) ülkesi fedadır.

Edilen tüm bu şikâyetlere rağmen, hiç kimse, pılıyı pırtıyı toplayıp, artık beton yığını haline gelmiş bu şehirden kaçarak huzur bulacağı bir yere gidip yerleşmeyi aklından bile geçirmez. Aklından geçirse bile hayata geçirecek cesareti bulamaz kendinde. Çünkü vazgeçemeyiz hiçbirimiz, bir gurup vakti İstanbul silüetini şehrin değişik yerlerinde seyretmekten. Muazzam bir gün batımında, muhteşem renklerle bezenmiş manzaranın, o kısacık an boyunca bize yaşattığı hazla başka hiçbir şeyin önemi kalmayıverir.  Bir vapurun güvertesinde içtiğimiz çay ne kadar karbonatlı umurumuzda olmaz. Çünkü o acı tat yerine gözün gördüğü güzelliklerdir hatırda kalan. İşte o anlarda anlarız vazgeçemeyişin nedenini ve hak veririz şair Nedim’in  “Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behadır, Bir sengine yekpare Acem Mülkü fedadır” * deyişine. 

Ve o anları düşünürüz hep; tıpkı tutkulu bir aşkın kalpte bıraktığı duygular gibi, unutmaya çalışıp da asla kalbimizden silemediğimiz hem üzüp hem de mutlu etmiş yar gibi, tıpkı acı çekerken aynı anda o acıdan gizli bir zevk aldığımızı fark eder gibi…
Düşünür ve anlarız, bir şehirden nefret ederken, aynı anda ondan vazgeçemeyecek kadar tutkuyla bağlı olmanın adıdır İSTANBUL. Ve sevmek, her şeye rağmen kalmaktır belki...



Bir Web Gazetesi Macerası

Aslında iki taraf da iyi niyetliydi. Toprağımın gazetesiydi.
Bizim için yazı yazarmısın dediler... Yazmam mı hiç. Onur duyarım dedim. 

Bir köşe verdiler bana. Bak ama köşeyi buldum diye, köşeyi dönmeyesin.Ortadan kaybolacaksan hiç başlama dediler. Önce anlamadım ne demek olduğunu. Meğer köşenin tapusunu alan, "Merhaba" dedikten sonra yok oluveriyormuş ortadan. Yok dedim. Ben kendime güveniyorum. Yazmayı istediklerimin yanı sıra, çoktan yazdıklarımla en az bir sene kaybolmam ortadan diye de yokladım kendimi. Arşiv o kadar sağlam yani... Bir de dedim ben fotoğraf çekmeyi seviyorum. Hocalarım bana yazdıklarımı görsellerle belgelemeyi de öğrettiler. Kullanabilirmiyim? İstediğin kadar dediler.Ama sana ait olsun. Copy-Paste olmaz. Bir de telif, melif uğraştırma bizi. Yıllarca yazı yazsam, tükenmeyecek bir fotoğraf arşivim var. Çok şükür kimsenin emeğine göz dikmeyecek kadar da edebim. Hadi hayırlısı diyerek bir İstanbul yazısı ile yaptık siftahı.

Nereden bilirdim ! Hiç aklıma gelmedi. " İyi de sizin webmaster benim yazdıklarımı yayınlayabilecek kadar tecrübelimi?" diye sormak.

3.yazıyı gönderdim. Arkadaş kafasına göre yazının içinden bir kısımı gereksiz bulmuş.Kesmiş biçmiş.Yahu ben ne yaptım diye dönüp yaptığı işe bakmadan salmış yayına. Haydi ben kendimden vazgeçtim. Yaptığı işe, çalıştığı kuruma saygısızlık. 

Yapılan yanlışdan dolayı, webmaster'dan sorumlu bakanlık büyük bir zerafetle hatayı üstlenip özür diledi. Ancak Ocak 15 den bu yana, yazdığım yazı da yayına verilmedi. 

Neden artık yazmıyorsun diyenlere bir açıklama borcum vardı. Borcumu ödedim. 

Ne yazdığımı merak edenler, "Nuray'ın Seyir Günlüğü" nin sayfalarını "tık"lamaya devam etsinler.

Sevgi ve dostlukla....




9 Ağustos 2011 Salı

Gordion Nerede ki?

Bir önceki yazımda bahsettiğim şeytana uyma ve direksiyonu kırma durumu sayesinde, asistan kuzen Cevat Kelle ile birlikte yeni bir yer keşfetmenin hazzıyla Gordion'u fotoğrafladık. Bende sizlerle paylaşıyorum. 

Evet duyar gibiyim.. Bu yazıyı okuyanların Gordion da nerdeydi ki diye akıllarından geçirdiklerini biliyorum. Özel ilginiz yoksa nerede olduğunu bilmeniz zor. Ankara - Eskişehir yolunda Polatlıyı geçtikten hemen sonra kahverengi tabela karşınıza çıkıyor. Yoldan 12 km içerde. Teknik olarak 12 dk lık bir yol. Yine etrafta kimseler olmadığı için acaba yanlış yolda mıyız hissiyle bir köyün içine kadar gidip etrafta olması gereken hiç bir şeyi bulamayınca geri dönmemiz bizi Gordion a bir yarım saatte ulaştırdı.

Önce Gordion hakkında kısa bilgi. Frigya bölgesinin politik ve kültür başkenti. Friglerden önce ( yaklaşık İ.Ö 2500 yılı gibi bir tarihten bahsediyoruz ve bu döneme Bronz Çağı diyoruz ) ve sonra da buralarda hep yerleşim varmış.Bugün de Yassıhöyük köyünde yaşayanlar buradaki yerleşim ve üretimi devam ettiriyorlar. Bu derece sürekliliğin mevcut olmasının bir sebebi de Gordion un yüzyıllar boyu üzerinden geçen meşhur Anadolu'nun ticaret yollarındaki önemli bir nokta olması. Ne yazık ki şimdilerde yakınından geçen sadece meraklılar, şeytana uyup direksiyon kıranlar birde Ankara-Eskişehir arasında çalışan hızlı tren.

Gordion denince birlikte hatırlanması gereken bir kaç isim var. Midas ve onun eşşek kulakları , Büyük İskender ve rivayete göre çözmesi gerekirken sabırsızlığı yüzünden kılıçla kestiği meşhur Gordion düğümü...

Midas, Frig karallığını yönetmiş en meşhur kral. M.Ö 8.yy sonları gibi buralardaymış. Daha sonra Batı Anadolu krallıklarından Lidyalılar- ki biliyorsunuz para yı buldular- M.Ö 6.yy gibi, daha sonra ki 2 yy boyunca da Persler bu bölgede hüküm sürmüşler.

Hazır elim deymişken ben size bu İskender'den de bahsedeyim. Kendisi Makedon kralı. Dünyanın kralı olmak gibi bir fantezisi var.Makedonya dan çıkıp, fetih ede ede doğu ya doğru ilerler. Meşhur Pers İmparatorluğunun son satrapı III.Darius la karşılaşmadan önce de kışı Gordion da geçirir.Antik dönemin en gizemli hikayelerinden biri olan meşhuur Gordion düğümüde o kış, İskender'in kılıcıyla çözülmüş olur. Daha fazlasını merak ediyorsanız Hz. Google a sorun lütfen.

Meraklısına not: İskenderi merak edenlere, şimdiye kadar okuduğum en iyi çeviri roman olan Can yayınlarından 3 kitap halinde yayınlanan "Büyük İskender"i okumalarını öneririm. O kadar güzel bir Türkçe ile çevrilmiş ki, hala kütüphanemin baş köşesindedir yeri.



Gordion Kazı alanının tam karşısında, Amerikan filmlerindeki terk edilmiş gizemli benzinlikleri hatırlatan bir yere, "hemşerim Gordion nere?" diye sorduk. Allahtan çok uzakta değilmiş. Amca bize "Aha şu minibüsün ora park edin. Tırmanın ! Ora ! " dedi. Bu ifadeden pek bir şey anlamadık ama ip uçlarını takip ederek o tepeye tırmandık.



Karşımıza tellerle çevrilmiş bir kazı alanı çıktı. Kazı alanında kimse yoktu ama galiba kazı şehir surları etrafında devam ediyor. Etrafta yazan ve benim okuduklarıma göre Gordion antik Kenti 1893 de keşfedilmiş,1900 yılından 1950 yılına kadar aralıklarla kazılmış.1950 yılından beridir de aralıksız kazı sürdürülüyor.Çok şükür ki burada Truvayı babasının çiftliği gibi kazan bir H.Schliemann olmadığı için buluntular müzede. E bunca yıldır kazılan yerde ne bulmuşlar hadi gidip onu da Gordion Müzesinde görelim.



Müze kazı alanına 2 km uzakta. Küçük,iddiasız mütevazi ve Anadolu daki pek çok mahsun müzeler gibi. Ziyaretçisi çok olmadığı için sergi salonları ve ışıklar bizim için açıldı.Sergileme son derece güzel ve bilgilendirici yapılmış. Resimde gördüğünüz objeler ait oldukları doneme göre sergilenmiyor.Yani en erken döneme ait obje en alt seviyede, en yakın döneme ait obje en üstte...


Gordion müzesinde en beğendiğim parçalardan biri de terra-cotta lar. Bunlar M.Ö 6.yy a tarihlenmesine rağmen, üzerindeki desenler, figürler ve formlar hangi İtalyan koleksiyonunun acaba diye düşündürtüyor. Hele bir yağmur oluğu vardı. O kadar estetik ve fonksiyonel gözüküyor ki, pişmiş toprak ustalarına saygı duymadan edemiyorsunuz.

Biliyorum uzun bir yazı oldu. Umarım okurken sıkılmadınız. Çünkü daha Midasın Mezarı farz edilen yere götüreceğim sizi.










5 Ağustos 2011 Cuma

Duatepe ...

Ankara'yı ılık bir sabahta terk edip yola koyuluyoruz. Asistan Cevat Kelle kuzenim ve ben, kız başımıza çıktığımız bu yolculukta bizi uğurlayanlara varınca arayacağımızı beyan edip, Eskişehir yolu üzerinden, her ikimizin de en güzel yıllarının geçtiği, Beytepe Kampüsüne el salladıktan sonra yola devam ediyoruz. Bu arada blogu okuduktan sonra, nerden gidicez endişesine kapılmamanız için yol tarifi de verdiğiminde farkındasınızdır umarım:)

30-40 dk sonra, Polatlı'ya yaklaşırken, ileride, yolun ortasında "dikelmiş" bir karaltının ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. 
Yaklaştıkca  " Dur Yolcu ! " diyen bir asker figürünün bize sırtını dönmüş yolun ortasında ve dağın tepesinde ne aradığını merak ediyoruz. Tam o sırada, "Duatepe" yazan kahverengi işaret levhasının farkına varıp, "Hadi kırın direksiyonu, birdaha ne zaman gelip de burayı görebilirsiniz ki " diyen şeytanın sesini duyuyoruz. Ve yaklaşık 15 saniye içinde şeytana uymaya karar veriyoruz.


Yoldan 5 km içeride dua edilen bir tepe bulmak umuduyla ilerlerken, asistana şahane bulduğum bir kareyi sabitlemesi için israr ediyorum. Ne yani koyunları mı çekeyim der gibi bakmakla kalmıyor, açıkca bunu dile de getiriyor. Ama bakın ne şahane pastoral bir kare olmuş.


Duatepe yolundan bir kare


Etrafda kimseler yok. Yol stabil asfaltlanmış.Belliki bu Duatepe için hiç bir masrafdan kaçınılmamış. Sürekli rampa tırmanıyoruz. Yolun sonunda ne göreceğimizi merak ediyoruz. Karşımız çıkan tabelalar doğru yöne gittiğimizi gösteriyor. 




Tepenin üzerinde uzaktan görünen ama ne olduğunu seçemediğimiz bir takım "şeyler" var. Hava da yağmurlu gibi . Az sonra sanki şiddetli bir yağmurun içinde bulacakmışız kendimizi hissiyle bir an önce o tepede ne olduğunu öğrenmek istiyoruz.




 
Ve sonunda ... yolun bitiminde, bir tepenin üzerindeyiz. Etrafı keşfetmeye başlıyoruz. Önümüzde devasa heykellerden oluşan bir anıt var. Tam da ucubelerin yıkıldığı günlerde bu heykellerde neyin nesi diyerek fotoğraflamaya, bir gün birilerinin burda yapılanları ucube olarak nitelendirip yok etme ihtimaline karşılık, tarihe belge bırakmaya çalışıyoruz.




Mekanda bekçilik yapan bey, bizim deli gibi her noktadan fotoğraf çektiğimizi ve konuyla ne kadar ilgili olduğumuzu görünce elimize ufak bir broşür tutuşturuyor.

Burası, Atatürk'ün düşmandan aldığı ilk tepe imiş. Farkında değiliz ama Türk savaş tarihi açısından son derece önemli bir noktadayız. 


Az sonra, bölgede bulunan askeri bir okul öğrencileri ve onların komutanın dan, izin alarak, onların açık hava dersine kulak misafiri oluyoruz. Hava birden pırılpırıl bir hal alıyor. Bulutlar dağıldı.Tarihe bırakılacak belgeler doğal ışıkda pek bir güzel çıkıyor sanki. Yada ben öyle düşünmek istiyorum:) 

Biz komutanı dinlerken, tören alanına arkamızdan küçük bir ordu daha geliyor:) Eee yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan:) İklim değişti Akdeniz oldu... Etraf gerçekten cıvıl cıvıl oluverdi.



Üzerinde bulunduğumuz tepe bu olayın anısına düzenlenmiş bir tören alanı. Topoğrafik açıdan uygun olduğu için düzenlenmiş. Heykellere yüzünüzü döndüğünüzde sol tarafda kalan tepe , düşmandan alınan ilk savunma alanı imiş.Sakarya Muharebeleri 22 gün sürmüş, 31 Ağustos 1921 de başlayan savunmanın,19.günde 10 Eylül 1921 de Dua tepe düşmandan geri alınmış.Bu durumda anlıyoruz kisavunma tam 13 Eylül günü zaferle sonlandırılmış.

Tören alanın düzenlenmesi de 12 Eylül de  2000 yılında tamamlanmış ve o tarihten beri, her yıl 13 Eylül de, bu alan da tören düzenleniyor.

 


Heykeller, sanatcı Metin YURDANUR tarafından yapılmış. Ellerine sağlık.Gerçekten etkileyici.



En hoşuma gidenlerden biri Atatürk ve yaverinin karşıki tepeleri dürbünle izlediği heykel.



Anıtın sol tarafında bir kadın figürü ve Atatürk var. Kadın heykel Halide Edip Adıvar'ın Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde Duatepenin alınışını anlattığı satırlara ithafen yapılmış.



 


Geldiğimiz yoldan geri dönüp "Dur Yolcu ! " diyen güya Mehmetcik ama bana sorarsanız Yunan Palikaryasına daha çok benzeyen ve aldığımız bilgiye göre Rusya da yaptırılıp getirilen "ucube" yi önden fotoğraflayıp yolculuğa devam ediyoruz.

İyi ki "hadi kırın direksiyonu şurya " diyen şeytana uyduk da Duatepeyi de gördük. 

Sevdik biz bu direksiyonu kırma işini ... Çünkü az sonra karşımıza bir kahverengi tabela daha çıktı. İnanmayacaksınız, biz yine şeytana uyduk ve çoook memnun kaldık. Nereyi mi gördük... GORDİON