11 Ocak 2015 Pazar

Hindistan'dan geliyorum (Part 2 - Sıkılmadan okuyun diye böldüm yazıları)...

Fillerle Dans...


Bu sabah ilginç deneyimlerden biri için hazırız. Fil sırtında Amber Kalesine çıkılacak. Programda fillere bineceğimizi duyan annem sen binme düşer müşersin diye fitneyi sokmaktan geri durmasa da insan hayatta kaç defa file binme şansı bulur ki. 


Fil kuyruğunda kalabalık olmadan yerimizi almak için er zamanda yollardayız. Yoksa oldukça popüler bu turistik atraksiyonda sıra beklemek de var. Hatta o kadar turistik ki, Türk grupsanız bindiğiniz filin adı Safiye yada Fatma oluyor, Amerikalı grupda aynı filler Sandy, Linda...

Küçük bir sekiye çıkan merdivende sıralanıp, öndeki file binen arkadakini, sondaki file binen yandakinin resmini çeksin diye bıdı bıdı akıl veriyoruz birbirimize. Sekiye yanaşan filin üzerindeki taht misali oturgaça iki kişi yanlamasına oturuyoruz. Önümüze koruma maksadıyla bir demir parçası aşağı düşmemize engel olacak. Ayaklarımız oturduğumuz tarfatan aşağı sarkıyor. Güya fil sırtında yolculuğu kare kare tespit edeceğimi sanıyorum. Fil başlıyor lömbüdük lömbüdük yürümeye... Ortalama 5 ton ağırlığındaki fillerle rampalı bir yolu tırmanıyoruz. Bu iri arkadaşların vücudunda 84 ayrı nokta varmış. Filin kafasına oturup ileri geri manevra yaptıran sürücü kardeşlerde bu noktalara dokunarak o koca cüssenin istediği gibi hareketinden sorumlu. Birden paaat diye bir sesle birlikte hoşşş diye başka bir ses duyuyoruz. Anam kesin biri fotoğraf çekmek isterken yuvarlandı düştü...Pekmezini akıtıyor... Bu onun sesi diye arkaya dönünce arkadaki Safiyenin def-i hacet ettiğini, sesin ondan geldiğini anlıyoruz.  E hani kare kare fotoğraf çekecektin. Başlasana çekmeye. Ne mümkün. Düşmeyeyim diye o kadar sıkı tutunuyorsun ki bari tıka burnunu kokuya da etraftaki güzelliğin tadını çıkart... 

Amber Fort...un büyük avlusuna ulaştık. Burası Hindistan'da pek çok yerde benzerini görüp ziyaret edeceğimiz kale-saraylardan biri. Birbiri ardına kondurulmuş avluları,duvarlardaki süslemeleri hayran hayran izleyerek, o avludan bu avluya dolanıp turu tamamlıyoruz. 


Buradan Jeep'lere binerek inmemiz gerekiyor. 5 kişilik jeepler bizi otobüsümüzün yanına götürüyor. Bir arkadaşımız peşinden inatla gelen Hintlinin ona  ' Sir ! Sir ! Your jeep is open ' demesine bir anlam veremeyip, beni herhalde şoförlerden biriyle karıştırdı diye yürümeye devam etmesi en çok güldüğümüz anılardan biri oldu. Meğer Hintliler ingilizce konuşurken ' Z ' harfini söylemeyi beceremediklerinden içinde Z olan her şeyi C olarak telaffuz edermiş. Adamceyiz de açık fermuarı kapatmasını istermiş :)  

Mümtaz Begüm adına yapılan Tac Mahal'in de adının aslında Mümtaz Mahal olduğunu ama aynı sebebden dolayı -taz değil -tac Mahal olarak bilindiğini de rehberimizden öğreniyoruz. Yoksa başıma taç ettim durumundan değil yani.


Öğleden sonra Rajput mimarisinin en güzel örneklerini görmek için Pembe Şehir deyiz. İngiltere prensi geliyor diye her tarafı pembeye boyamışlar. Sonrada bütün binalar duvarlar aynı renkte kalmış. Ama en etkileyici olanlar Hava Mahal ve Jantar Mantar. Hava Mahal bir Maharaja tarafından haremindeki kadınların dışarıdan görülmeden sokaktaki günlük hayatı izleyebilsin diye yaptırılmış. Kavga etmesinler diye de her kadına bir kat tahsis edilmiş. En üst katından şehirdeki önemli yapıların hepsini kuş bakışı görebiliyorsunuz. 

Şehirin en muhteşem ziyaret noktalarından biri de Jantar Mantar. Burası bir astronomik gözlem evi. 18.yy başlarında ayın,güneşin ve yıldızların hareketini izlemek için inşaa edilmiş. Üstelik bu gün bile hatasız çalışıyor. Buradaki kompleks son derece iyi korunmuş aynı zamanda Unesco'nun Dünya Kültürel Miras Listesinde. 



Agra'ya gidiyoruz.

Hindistan gezimizde her gittiğimiz şehirde heyecanla görmeyi beklediğimiz bir nokta var. Bugün Taj Mahal e giderek yaklaşıyor olmak herkesin içini kımıl kımıl yapıyor. Önce 240 km.lik bir yolu 4 saatde aşmamız gerekiyor. Bu gün günlerden 14 Şubat. Şah  Cihan ile Mümtaz Begüm ün aşkalarının sembolu... Aşk denince böylesini yaşamak için pek çok kadının pek çok şeyden vaz geçeceği bir aşkın sembolu olmuş o mekana gidiyoruz. Farkındaysanız tarih de pek manidar.  Lakin bu manidar tarih Cuma gününe denk geldiği için Taj kapalı.

O zaman sırada Fatehpur Sikri var. Burası Babürlü Şahı Ekber tarafından başkent olarak seçilmiş, 14 sene kullanılmış sonra 400 yıl kaderine terk edilmiş. Onun için hayalet şehir de deniyor. Kapıda geçmişimiz gururumuzdur yazan bir tabela var.Keşke biz de elimizdeki kültür varlıkları konusunda Hintliler kadar hassas, onlar kadar gururlu olsak. Misal Bizans Sarayının kalıntıları üzerine otel yapılmasına müsade etmesek. Sadece Osmanlıyı ayağa kaldırmaya çalışmasak. Bile göre yanlış restorasyonlara imza atmasak Aradan 400 sene geçtikten sonra bile ziyarete gelenlere gururla göstersek.

Bu saray kompleksinin içinde en hoşuma giden kısım divanı-has yada Özel ziyaretci Salonu denilen kısım. Teraslardan birinin üzerinde dört tarfdan girişi olan bir yapı. İç mekanın ortasında bir sütün yükseliyor ve mekanın dört tarafına doğru uzanan platformların tam orta noktasını oluşturuyor. Tarihciler bu mekanın fonksiyonu konusunda değişik yorumlarda bulunmuşlar. Bence en anlamlısı Ekber'in değişik dinlerden olan vezirlerini bu köşelere oturtup hepsine aynı mesafede durduğunu göstermesi.Yada benim herkese eşit mesafede duran bir balkon sahibi hayalim. Hangisi doğru bilemedim.





Bu saray kompleksinin diğer bir görkemli ve ilginç mekanı ise Selim Cisti türbesi. Selim Çisti, Ekber'in çok saygı ve minnet duyduğu zat. Bugün türbesi çocuk sahibi olmak isteyenlerin ziyaretleriyle ve mermer şebekelerine sadece kırmızı ipler bağlayarak dilekte bulunmalarıyla daha da anlam kazanıyor. Üstelik burda en hoşuma giden şey, Hindistanda yaşayan her dine mensup insanların orası bir müslüman mabedi, ne işimiz var orda demeden mekanı ziyaret edebilmeleri. Bizim ziyaret ettiğimiz gün de Selim Çisti nin öüm yıldönümüne denk geldiği için pek bir anlamlı oldu.



AGRA' dayız 


Agra Taj Mahal in bulunduğu şehirin adı.Vakti zamanın da 100 yıl kadar başkentlik yapmış. Burda her yerde kolaylıkla bulunabilecek mimari detayları anlatmıyacağım elbette.Ama mekanın ziyaretciler üzerinde yarattığı etkiyi ifade edebilmek de oldukça zor. Bir kere daha buraya giriş yaparken, hükümetin, görevlilerin,
  
insanların, dünyada aşkı simgeleyen en muhteşem binalardan birini korumaya gösterdikleri özen, benim haset duygularımı tepreştirdi. Unesco nun Dünya Kültür Mirası listesindeki mekana tur otobüsünüzü bir yerde park ettikten sonra elektrikli orobüslerle taşınıyorsunuz. Egzoz gazları binaya zarar vermesin, bembeyaz mermerleri karartmasın diye. Topkapı Sarayı'nın birinci avlusuna Bab-ı Hümayun'dan yıllarca turist otobüsleriyle girip çıktığımızı anımsamamak elde değil. Yanlıştan dönmek biraz uzun sürdü ama olsun. Taj Mahal'in güvenlik kontrolu kadınlar ve erkekler olmak üzere iki farklı noktadan yapılıyor. Tek tek ziyaretcilerin, kalem, çakmak yada kesici alet taşıyıp taşımadıkları kontrol ediliyor. Olur da çantanız da bulunan tırnak törpüsünü çıkarıp, duvara gömülü değerli taşları kaktırmak suretiyle hatıra olarak almak isterseniz buna baştan engel olmaya çalışıyorlar. 

Yıllarca Taj Mahal'i resimlerden görüp, bir gün orda olabilmeyi aklınızdan geçirmediyseniz, devasa taç kapılardan geçip, muhteşem bahçeyi, uzayıp giden karşı da bulutlar arasındaymış gibi duran binanın orta aksından çıkıp ayaklarınızın dibinde uzanan havuzu gördüğünüz ilk an rüya mı gerçekmi sersemliğini yaşamadan edemiyorsunuz. En azından bana öyle oldu. Hatıra resimleri çeke çektire, orta kubbenin alemini parmaklarıyla  tutan turist pozu vere vere,yüzlerce turistle birlikte ana binaya ilerliyorsunuz. 

Yılda 3 milyon kişi tarafından ziyaret edilen mekanı ayakkabılarınızı çıkartarak gezmek zorundasınız. 

Mekana giriş ücreti yerliler ve yabancılar için farklı fiyatlarda. Bir turizmci olarak bunun gerekçesini çok iyi anlıyorum ve hiç itiraz etmiyorum. Ama Hintliler kim ne derse desin nazik arkadaşlar. Gönül almayı biliyorlar. Hani olur da kapıda atarlanıp niye biz farklı fiyat ödüyoruz kardeşşşimmm diyorsanız... Şu son resme bir göz atın derim. Turiste beleş yerliye 2 Rupi WC servisi :) 







24 Nisan 2014 Perşembe

Hindistan'da "olmak" ...

Misal...

Hindistan'da inek olmak...çok şahane bir durum. İnek Hindularca kutsal sayıldığından kimse ineklere karşı bir yanlış yapmıyor. Üzerinde yaşadığımız dünyanın sembolü, hayatın ve devamlılığın simgesi olarak görüyorlar. Gitmeden önce okuduklarımızdan,duyduklarımızdan ineklerin dokunulmazlıklarını biliyorduk da, bunu yaşanılan ortamda gözlemek de oldukça ilginç. Yok artık dediğiniz bir sürü sahneye şahit oluyorsunuz. Halk o an, o ortam yaratılırken hayvan oranın habitatında hep varmış gibi davranıyor. Kimse kimsenin ineğine kışt demiyor. Yada hemşerim kim saldı bu ineği buraya, nerede bunun sahibi gibi bir durumla karşılaşmanız mümkün değil. Kesip etini yemiyorlar. Kendi karınlarını doyurmakta zorlandıkları için inekleri beslemek gibi de bir çabaları yok. Sırf bu sebepden iri cüsselerine rağmen pek çoğunun kemikleri sayılıyor. E peki bu hayvan nasıl karnını doyuruyor derseniz, sokaklardaki çöp yığınlarının içinden illaki bir şeyler buluyor yemek için. İlla sokaklardaki çöp yığınlarına bir sebep aranacaksa, bundan güzeli olmaz bence.

 
Hindistan'da kadın olmak...bazı anlarda keyifli, çok cana zor, hele kocası ölmüş bir kadınsanız da felaketin diğer adı. Kocası ölen kadın adeta yaşarken ölmeye zorlanıyor toplum baskısıyla. Renkli giyinmek yasak.Sadece beyaz giyebilirler. Hemen saçlarını kesiyorlar. Makyaj dan vaz geçiyorlar. Onu güzel yapan ne varsa,sırf kocası öldü diye vazgeçmek zorunda. Yeniden evlenmesi imkansıza yakın. Çalışamaz, çünkü iş bulamaz. Sadece dul kadınların yaşadığı sığınma evlerinde yaşamak zorundalar. Erkeğin ölümüyle dul kadının kocası ile birlikte canlı canlı yakılması geleneğinden çok şükür ki dünya kamuoyunun baskısıyla da 1987 yılında kanunla vaz geçilmiş.Çocuk gelin sorunu tıpkı bizdeki gibi orada da toplumsal bir yara. Bu konuyla ilgili Türkçe'ye KANLI SU olarak çevrilen 2005 yılı yapımı yönetmen Deepa Mehta'nın WATER filmini şiddetle tavsiye ederim. Ben döndükten sonra izledim ve sorunun boyutlarını daha iyi kavradım.
Öte yandan Hindistan'da kadın olmak dışarıdan bakılınca keyifli,neşeli, eğlenceli... çünkü bizdekinden farklı bir güzellik anlayışları var. Çok renkli, cıngıl, cıngıl, ışıl ışıllar. Takıp takıştırıyorlar. İlla pahalı, değerli olması gerekmiyor. Kollarında boydan boya en az 6 yada 8 tanesini bir arada taktığınız " Bangle" dedikleri bilezikleri var. Takıya, bijuteriye hiç meraklı olmayan biriyseniz bile, üç gün sonra "yaw ne de hoş duruyor" diyebiliyorsunuz. İki kaşlarının arasına illaki bir "bindi" yapıştırıyorlar. Hatta bu o kadar doğal bir şey ki çoğu erkek yada çocukta da var. Kadınların kullandığı her boy,şekil,renk ve desende yapıştırmalı. Genelde doğru bilinen bir yanlış bunun evli kadınlara has bir şey olduğu. Evli kadınlar saçlarının arasına kırmızı boya sürüyorlar.

Hindistan'da çocuk olmak... çok sevimli bir durum. Diyeceksiniz ki çocuğun sevimsiz olanı da mı var. E bazen var. Ama Hintli aileler çocuklarını nazardan ve kem gözden korumak için gözlerini yüzlerini boyuyorlar. Halbuki bir turist olarak onları çok daha sevimli ve şirin bulup resimlerini çekmek istiyorsunuz.

Allahtan çoluk çocuk resim çektirmeye pek meraklılar. Bazen biri kolunuzdan çekiştirip ön dişlerinin arasında konuştuğu İngilizceyle "You are very beautiful...Can we take a picture?" diye gayet rahat soruyor. Memleket de biri böyle yapsa içteki en fesat duygular, karşıdakine bir dalma, kafa göz yarma isteği su yüzüne çıkar. Ama Hindistan'da bunu yapanın bir genç kız olması, konuya ilişkin tüm kötü düşünceyi yok ediyor. "Ah canım tabiiisi de çekinelim!!!" moduna geçiveriyorsunuz. Hatta Agra kalesinden çıkıp grubun geri kalanını tünediğimiz duvarın üzerinde beklerken, yanımdaki sarışın arkadaşımla aramızda birden bire küçük bir bebek peydah oldu. Bu çocuk da nereden geldi demeye fırsat kalmadan anladık ki ailesi, biri sarı diğeri turuncu kafalı Hindistan topraklarında nadir görülen iki kadının arasında hatıra fotoğrafı çekmek istemiş. E tabi bizede çocuğun yanaklarını mıncırarak poz vermek düştü :) 


Hindistan'da şoför olmak...bilemiyorum nasıl bir şey. İstanbul'da kazasız belasız araba kullanıp, ya fena da şoför değilim aslında diye içten içe düşünen biriyseniz, bu özgüven Hindistan'da anında yerle bir olabilir. Çünkü sokağa adımınızı atmanızla başlayan korna sesleri hiç bir zaman kesilmiyor. Trafikte korna çalmak bir iletişim şekli. Yollarda gördüğünüzü her kamyon veya kamyonetin arkasında sanki yazmak zorunluymuş gibi "Blow Horn" yada "Horn Please" yazıyor. Bak uyar dedim sen uyarmadın... O zaman sorumluluk senin manasında bir yazı. Birde bu kadar kargaşanın içinde herhangi bir trafik kuralından bahsetmek de oldukça abes. Ama ilahi bir güç olması muhtemel trafik kazalarını engelliyor. Sağda solda önde arkada, otobanda veya şehir içi trafikte bu kadar motosiklet nasıl oluyor diye de düşünmeden edemiyorsunuz. Birde bunu düşünürken, nasıl oluyor da, benim ülkemde, okumuş, yazmış, eğitimli kesim, motosiklet üzerinde kask takmaya gerek görmezken, burada nasıl bir bilinç var ki, herkesin kafada kask var demeden de edemiyorsunuz. Yolarda sıklıkla kask tezgahları var.

Hindistan'da seyyar satıcı olmak....ne anlatılırsa anlatılsın yaşamadan bileceğiniz bi şey değil. Oraları görmeden, buradaki, seyyar satıcıya, trafikteki kornaya, arabaya, yollardaki kalabalığa sinirlenen ben, bunlara neden sinirlendiğimi yeniden gözden geçirmeye karar verdim. Hatta... hakkındır kardeşim, buyur ne arzu ediyosan sana helal... deme aşamasındayım. Tur esnasında anlatım yaparken yanaşan satıcıya ' höt ! ' derseniz kenara çekilip bekler yada başka bir grupda şansını dener. Ama burada sattıkları mala gözünüzü değdirmeniz yada satıcı ile en ufak bir göz teması, şanslarını sonuna kadar zorlamaları için yeterli. Üstelik iyi kötü hepsi İngilizceyi konuşup anlamasına rağmen ne hikmetse ' No...Thank You ! '  demenin ne anlama geldiğini tövbeler olsun anlamıyor. Ya da bak ben ondan aldım. Bir tane daha istemiyorum demek etrafınızdaki satıcı gürühuna bir tane daha alabilecek potansiyelinizin olduğunu gösteriyor. Ancak kendinizi otobüse atabilirseniz bu taciz den yırtma şansınız var. Bu sefer de rehbere yolcuların almak isteyip istemediklerini sorması için yalvarıyorlar. Otobüsün kapısı kapanıp da hareket ettiğiniz zaman anlıyorlar ki ... no more chance. 

Hindistan'da Pazar gazeteleri... okumak çok eğlenceli. Çünkü o gün sayfa sayfa eş arayanların ilanları çıkıyor. E ülke büyük, nufus kalabalık. İnsanlar yasalarda olmayan bir kast sistemiyle ötekileşmişler. Memleketde de durum çok farklı değil ama henüz gazetelere yansımadı olay. Bizde Esra Erol'un yaptığı işi burada pazar gazeteleri yapıyor. İlanı veren bildiğin kendini öve öve bitiremiyor. Okuduğu okullardan, kazandığı paradan, ait olduğu sınıfa, hatta elindeki Avrupa veya Amerika daki çalışma izinlerine varana kadar ilanda anlatıyor. Alt metin anlayana "takıl bana hayatını yaşa"... :)) 


23 Nisan 2014 Çarşamba

Hindistan'dan geliyorum

Hep batıya, hep batıya olmaz dedim. Bu seferde bir doğu seferi için hazırlandım. Hiç aklımda yokken Hindistan çıktı rotamızda... 

Kime söylediysem orya gidiyorum diye, "Aaaaa! Ne güzel... Ama çoook pismiş... Napıcaan?" çıktı ağızlardan. Olsun kardeşim. Duyan da dünyanın en temiz ülkesinde yaşıyorsunuz falan sanır. Sanki pis olan yere gitmek mübah değilmiş gibi... Sanki sokaklarınızın temizliği ruhların pisliğini örtermiş gibi. Bu sefer rehber koltuğunda değil yolcu koltuğundayım. Ama diğer koltuklarda oturanların çoğu meslektaşım.Üstelik bir Hindistan turunda olabilecek en iyi rehberle yollardayız ; Elif Çamlıkaya. İşine aşik, bilgisini paylaşmaktan mutlu olan, aynı işi yapmaktan gurur duyduğum tüm meslektaşlarıma bin selam gönderip buradan, Elif'e bir kere daha sevgi ve teşekkürlerimi sunarım bu satırlardan.


Daha önceki tecrübelerim ve de yaş almanın bana getirdikleriyle kimseyle paylaşmam odamı dedim. Şubat ayinin başında, Hindistan da havalar gayet güzelken, terin suyun içinde kalmadan dolaşabilelim diye, atladık THY nin Delhi seferine... Sabaha karsı gun ağarmadan bulduk kendimizi gece ayazının içinde... E hani buralarda hava yaz gibiydi... Bildiğin gece ayazı ortalık. 


6.5 saat uçmuşuz. İndik, bindik, uyuduk, uyandık derken, sersem sepelek bizi almaya gelen otobüsü beklerken, yanımızda baska bir otobüse binen Alman grubun çiçeklerle karşılandığını gordum. Vaaay dedim. Ne acentalar var. Ne sirinlikler yapıyor yolcularına. Derken bizim otobüs yanaştı. Bavullar otobüsün altına değil arka kısmındaki devasa boşluğa yerleşti. Birde ne göreyim. Elif elinde taze kadife çiçeklerinden yapılmış kolyeleri bir bir takıyor boynumuza. Meğer kadife çiçekleri, tanrılar katında en sevilen çiçekmiş. Ondanmış her tarafta o sarıdan turuncuya donen sıcacık renkli çiçekler.

Normalde Delhiden Jaipur a otobüs yolculuğu ile devam edecektik.Ancak o binlerce Hint tanrılarımı yoksa yüce Mevla mı bilmiyorum,yüzümüze  güldü de 2 gün Delhi konaklamamızın birini gelir gelmez kullanabildik. Eğer blogu okuyup da Hindistan'a gitmeye  karar verirseniz aklınızda olsun. Delhi de konaklamazsanız, 6.5 saat uçak yolculuğundan sonra 5 saat otobüs yolculuğu yapmak zorundasınız.

Otelimiz bize sabahın erken saatinde oda veremedi ama kahvaltı verdi. Böylece meşhur Hint mutfağı ile ilk günden tanışmış olduk. Ne olduğunu bilmediğimiz ama tadarak anlamaya çalıştığımız bir şeyler yiyerek kahvaltı ettik. Bu arada otellerde genellikle poşet çay içmeye alışık olmamıza rağmen demleme çay en hoşumuza giden şey oldu. Gerçekten anladık ki çay tiryakileri için bir cennet burası.


Delhi'yi gezmeye başlıyoruz...

İlk durak JAMA Mescit. Namı diğer Cuma Camisi. Bu cami Hindistan'ın en büyük camisi.Açık  avlusuna rağmen Hindistan da ziyaret edeceğimiz her dini mekanı ya çorapla yada çıplak ayakla gezmemiz gerek. Hatunlar da kapıda verilen pardösü gibi giyilen çiçekli elbiseleri giyiyor. Fotoğraf makinesi içinde bilet almak gerekli. iyi güzel de, elimizdeki galoşlar hepimize 2 numara büyük. Zaten ilk ziyaret den sonra galoş giymeye çalışmanın abesle iştigal olduğunu anlayıp, ya çorapla yada çıplak ayakla takılıyoruz aynen Hintliler gibi.

Devasa bir avlu... Ne kadar büyük olduğunu gözlerinizle görmeden resimlerden algılamanız çok zor. Avlunun 3 tarafında 40 mt yükseklikte taç kapılar, tam ortasında da bizdeki şadırvan muadili bir havuz... Bildiğin üzeri açık durgun su. Lakin havuzun suyunda tek eksik biziz. İnsanlar bu suyu kullanarak abdest alıyorlar. Rahmetli Turhan Dursun'un 'Kulleteyn' kitabında durgun su hakkında yazdıkları geliyor aklıma. Çok merak eden okusun diye buraya da not düşüyorum bu sebeple.





Bu avlunun bir köşesinde Hz.Muhammed'e ait olduğu söylenen eşyaların muhafaza edildiği bir kısım var.Her taraf kırmızıyken burası beyaz boyalı.  Bir sakalı şerif, el yazması kuran sayfaları ve Topkapı Sarayında ki ayak izinin eşi olduğu söylenen kutsal emanetleri ziyaret ediyoruz. 

Bu gün ikinci ziyaret Hindistan'ın kurucu babası Gandi'nin yakıldığı Raj Ghat'ında içinde olduğu park.Hindistan'da  günlük hayatın geçtiği sokak ve yerli halkla beraber turistlerin ziyaret ettikleri mekanlar birbirinden o kadar farklı ki. Ziyaret edeceğiniz yerin duvarlarını aşıp kapısından girdiğinizde farklı bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Gandi'nin krematoryum u da aynı böyle. O kadar güzel,

bakımlı,baştan sona yeşil ve ağaçlıklı...Ya yukarıdan bakıyorsunuz yada ayakkabılarınızı çıkartıp mermer masanın başına kadar gidip dokunuyorsunuz. Masanın bir köşesinde sürekli yanan bir ateş var. Gandi'nin fikirlerinin hiç sönmeyen bir ışık  olduğu anlamına atfedilmiş. Bazıları ondan hoşlanmasa da Gandi'nin bu topraklar ve bu insanlar üzerindeki etkisi ve kazandırdıkları tartışılmaz. Hele bu seyahatda ilk defa öğrendiğim tuz yolculuğu gerçekten çok etkileyici. Sizdemi merak ettiniz. Hindistanı anlattığım diğer sayfalara da bir bakıverin bakem :) 

Akşam olmak üzere... Bizde yorgunluktan ölmek üzere... Otele geri dönüyoruz.Gün boyunca toza toprağa bulandıktan sonra sıcak su ile buluşmak şahane bir duygu...


Jaipur yolunda...

Bu sabah JAIPUR a hareket ediyoruz. Delhi-Jaipur arası 235 km. Memlekette bu mesafeyi 2 saat 15 dk da kat edebiliriz ama buranın yol şartlarında önümüzde 5 saatlik yolumuz var. 

Sabah otobüsün içinde tarifi zor, etkisi hoş bir koku var. Meğer şoförümüz yola çıkmadan kazasız belasız bir yolculuk için tütsü yakmış,GANEŞ heykelciği önünde ritüel yapmış. Her sabah bu hoş kokuyla yolculuğa başlıyoruz. Otobüsümüz eski görünüşlü ama temiz, pencerelerin ortasından geçen bir çamaşır ipi var. Ama perde yok. Bir de İngiliz dönemindeki havalandırmalara atfen orada tutulan mini vantilatörler. Allahtan air-condition çalışıyor.

Yakın geçmişte yaşanmış korkunç tecavüz olayı sonrası otobüslerde perde bulunması ve perdeler kapalı yolculuk yapılması yasaklanmış. Eğer güneşten bunalırsanız, boynunuzdaki eşarbı asabilirsiniz o çamaşır ipine gölge etmesi için.Oysa biz bu akşam ziyaret edeceğimiz tapınaktaki tanrılara sunacağımız, havaalanında boynumuza takılan kadife çiçeklerimizi asıyoruz o ipe.



Hindistan da otobüs yolculuğu uzun saatler sürmesine rağmen çok da sıkıcı değil. Çünkü yol boyunca gerçek hayata ve yaşamdan karelere, insanlara otobüsün camından sanki bir filmi ekrandan izlermiş gibi tanık oluyorsunuz. Fotoğraf çekiyorsunuz. İlk defa gördüğünüz ve anlam veremediğiniz şeyleri- ki rehber bile olsanız bir fikir yürütmeyi gereksiz bulup- rehberinize soruyorsunuz. Jaipur yolunda yol boyunca bir sürü maymun görüyoruz. Rehberimiz bu yolculuk esnasında ne sebeple olursa olsun maymunlarla haşır neşir olmamamızı söylüyor.Yoksa sürekli elektrik kesintileri ile meşhur bir yerde saklanmış kuduz aşılarını olmak zorunda kalabilirmişiz. :) 


Şehir merkezine vardığımızda saat neredeyse 3 olmuş. Açlık başımıza vurmuş kıvama gelmiştik. Akşam kalacağımız otelin zincirlerinden bir başka otelin bir salonunda çay ve atıştırmalık rezervasyonu yaptırıp bu saray-otele yöneliyoruz. Eski bir MAHARAJA nın sarayı şimdi bir otel olarak hizmet veriyor. Bu ülkede duvarlar,çitler iki farklı dünyayı birbirinden ayırmayı iyi beceriyor. Sokakta tozun pisin yada çöplerin ortasından geçip kapıdan girdiğiniz anda başka bir dünyanın ortasında bulabiliyorsunuz kendinizi. Bu mekanda öyle. Son derece bakımlı adeta cennet den bir köşe dediğimiz bir bahçe ile çevrili. Dış bahçede eski bir tren ve üstü açık bir klasik otomobil ilk ilgimizi çeken şey. Etrafta bir sürü tavus kuşu salınarak dolanıyor. Geleneksel Rajput askeri kostümleriyle otel görevlileri karşılıyor bizi. Mimari ve dekorasyon etkileyici. E kolay değil.. şehrin en lux otellerinden birinde çay seremonisi organize ettik. İç avluda elindeki beyaz bayrağı sağa sola sallayan bir arkadaş gözümüze çarpıyor. Bir yandan fotoğraf çekip bir yandan da o bayrak bize mi sallanıyor da biz mi anlamadık şeklinde bir his var üzerimizde. Meğer biraderin görevi avluya konan kuşları rahatsız edip kovmakmış. Hayvanlara karşı çok hassas bu Hintliler :) 






Şimdi sırada günün son ziyareti, gün batımından hemen önce tanrı Vişnu ve Laxmi ye adanmış, BIRLA ailesi tarafındn 1983 de yaptırılmış modern bir tapınağa ziyaretimiz var. Burada ki ilk tapınak ziyaretimiz. Aslında  heyecan verici. Ne göreceğimizi bilmiyoruz. Yine ayakkabılar çıkacak. Hayır çıkartmasına çıkartalım ama biz camilerde turistlerimizi muhtemel çalınmasına karşı uyarırız ve ayakkabı torbalarını yanlarından ayırmamalarını hatırlatırız. İyide burda ayakkabıları yanımızda taşıma şansımızda yok. O zaman bizde yerel rehberimizi tur boyunca ayakkabı bekleme görevi ile onurlandırırız ;-)

Tapınağa çıkan yolun başında, çeşitli tezgahlar üzerinde patates köftesimi yoksa kurabiyemi olduğunu anlamadığım küçük sarı toplar satılıyor. Ziyarete gelenler bunlardan bir miktar alıp gözden kayboluyorlar. Hayır ne işe yarıyor bunlar? Etraf o kadar kalabalık ki, satın alanın ne yaptığını da göremiyoruz. İçinden çıkamadığımız her konu da Elif'in derin bilgine baş vuruyoruz. Meğer Vişnu yani tapınağın adandığı tanrının hikayelerinden birindeki küçük tereyağı toplarını hatırlatırmış. Bugün tezgahlarda satılanlar elbette yağ değil. Ama ziyaretciler her dini mekan civarında el açıp, yardım bekleyenlere olduğu gibi bu tapınak civarında karınlarını doyurmayı bekleyenlere ikram etmek üzere hayır maksadıyla alıyorlarmış bu sarı köfteleri.

BIRLA MANDIR beyaz mermerden yapılmış.  Yekpare binanın üzeri 3 farklı dine atfen, 3 farklı kubbe ile kapatılmış. İç mekan da fotoğraf çekmek yasak olduğundan tapınağın etrafını tavaf ederken, sütünlardaki İsa,Musa,Sokrates rölyefleri dikkat çekici buluyorum. Sen Vişnu ya tapınak ada, onunda sütünuna getir İsa'yı Musa'yı oturt. Oturmak demişken, bence tapınakdaki en güzel görüntü arka kapıda merdivenlere oturmuş, birazdan töreni yönetecek rahiplerin gün batımını izlemesiydi:) 







6 Kasım 2012 Salı

Göbeklitepe ( Part2 Devam Edin Plizz)

Ay şekerim söylemesi bile çok hoş... Göbeklitepe :)) 

Foto : nationalgeographic.com/2011/06
Konferansı dinleyenlerden biri şunu sordu; Nasıl yani Göbeklitepe? Yurt dışında da mı böyle söyleniyor. 

Aynen öyle söyleniyor."Belly Hill " dememiz gerekmiyor anlasınlar diye. Göbeklitepe yazılıyor ve yazıldığı gibi okunuyor.  Zaten herkes de böyle biliyor. Nerede kalmıştık? Gelelim alan hakkında ki hap şeklinde bilgilere... 


Foto: http://www.smithsonianmag.com
 Göbeklitepe de yapılan zemin taramalarında, yaklaşık 300 mt2 lik bir alan içerisinde 22 tane tapınak yapısı tespit edilmiş.  

Tapınaklardan henüz 6 tanesi açılmış durumda. Açılan tapınaklar A, B, C, D, E, F olarak adlandırılmış.  

Karbon 14 testi uygulanmış ve 12.000 yıl öncesine ait olduğu tespit edilmiş.


Klaus Hoca açmalarda karşılaştıkları yapıların birer tapınak olduğundan emin. Teknoloji ve bilimin geldiği yer artık toprağın üzerine koyduğuz jeotermal aletlerle altında ne olduğunu söylüyor ama insan zihni hala M.Ö 12 000 yıl önce bu insanların hangi mantıkla ne düşünerek buralara bu devasa dikmeleri belli bir düzen içerisinde  yerleştirdiklerini  açıklamaktan aciz. 

Burası günlük yaşam alanı değil, Dini maksatla kullanılmış bir kült merkezi. Arkeologların tanımıyla “Dünyanın İlk Tapınağı”.

Peki burada kimler yaşıyordu? Henüz yerleşik düzene geçmemiş insan topluluğu.Tarımı keşfetmemişler.Avlanıyorlar ve toplayarak yaşıyorlar. Doğal çevreleri sürekli değişiyor. Burda akla gelen ve hala cevabı bulunamayan bir başka soru da bu özelliklerde bir insan topluluğunun dinsel inanışları adına, ellerinde sadece çakıl taşından yapılma aletlerle, devasa boyut lardaki bir yapı topluluğunu planlayıp inşa ettikleri.

Foto : Haldun Aydıngün

Ortaya çıkartılan yapılar birbirinin benzeri. Dairesel veya elips formunda. Yüksek taş duvarları ve bu duvarlara gömülmüş 12, yuvarlağın tam ortasında açıları aynı yöne yani Mezopotamya Ovasına bakan 2 adet T şeklinde dikmeler var. İnsanların neden bu kadar çaba harcadıkları ve bu yapıları planlayarak ayağa kaldırdıkları hala büyük bir soru işareti.

Foto : Klaus Schmidt


Dikmelerin üzerinde tilki, yılan,yaban domuzu, yaban eşşeği, turna kuşu, leylek, aslan, akrep, örümcek gibi hayvan betimlemeleri var. Taşlar üzerindeki figürlerin ve betimlemelerin ne anlama geldiğini öğrenebileceğimiz bir kaynak yok.Ortya atılan görüşlerse tahminden öteye gitmiyor.

Belçikalı bir arkeozoolog Joris Peters, 1998 den beri kazı alanından çıkan 100 bin parça kemik üzerinde çalışmış.Çalışılan kemiklerin % 60 ı ceylan kemiği.

Bu bilgi akla iyisini bulduğumuzda kendimizden geçerek tükettiğimiz çiğköftenin de ilk defa ceylan etinin baharatlarla yoğurularak yapıldığını getiriyor. 

En meşhur Urfa türkülerini seslendiren en meşhur Urfalı sanatcılar- isimvermiyorum ama siz anladınız onu- gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar- diyor.

Bir zamanlar bu kadar çok olan ceylanlar, bu gün artık yok olmak üzereler. Memleketin en meşhur Ceylan Üretme Çiftliği de Urfa'ya 140 km uzaklıkta CEYLANPINAR da.

   
Peki ya siz Göbeklitepe'yi ziyarete ne zaman gidiyorsunuz?



5 Kasım 2012 Pazartesi

Göbeklitepe

Göbeklitepe ; The Oldest Temple of The World


Yani Dünyanın en eski tapınağı. Yani Fulya Turkuaz Rotary Klüp için verdiğim konferansın konusu...
Aslında hiç aklımda yoktu. Ama Mücü'cüm taaa Amerikalardan arayıp,"İzine geliyorum ne olur beni bir yerlere götür.Daha doğru dürüst bir yer görmedim " dediğinde, kendisine "tailor made" bir program yapıp, uçağın terkisine atıp,- tamamen doğru dürüst bir yer göstermek adına- , ver elini URFA yaptım valla...

URFA ya teknik olarak ŞANLIURFA dememiz gerekiyor ama müsadenizle ben bu yazıda kendisinden kısaca URFA diye bahsedeceğim. Bildiğiniz üzere bu güzel şehre aynı zamanda Peygamberler diyarı da deniyor. İbrahim, Eyüp, Lut, Şuayip ilk aklıma gelenler... Hepsi Urfa ile bir şekilde alakalı... Bunun için Peygamberler diyarı.

Bu gezinin benim için en ilginç yanı daha önce hiç görmediğim bir noktayı da görecek olmam. Heyecanlıyım. Meslek hayatım boyunca bir sürü kazı alanına girdim çıktım ama burası beni hepsinden daha fazla heyecanlandırıyor. Çünkü;

1. Burası Dünyanın En Eski Tapınağı. Dünya yüzeyinde Göbeklitepe'den daha eskiye tarihlenen bir yer yok. 

2. Bize ilkokulda öğretilen tarih Sümerlilerin yazıyı bulmasıyla başladı tezini ortadan kaldıran bir yer. Şimdilik birileri aksini ispat edene kadar tarih benim ülkemde başlıyor.

3. Güzel ve yalnız ülkemde adını kime söyleseniz "Hımmm... Ne şirin bir isim... Orası nerde? " den daha fazla (tabiki istisnalar kaideyi hiç bir zaman bozamıyor) tepki alamayacak olmanıza rağmen Dünyanın gözü kulağı burda. Herkeslerin ezberini bozdu. Bir tek memleketimin pek umuru olmadı.

4. Tarihin değişmesine tanık oluyorum.

Eylül ayının güneşli bir sabahında,Mücü'cümle birlikte atlayı verdik Urfa uçağına, iniverdik GAP havaalanına. Şöförümüz bizi götürüp bıraktı kazı alanının kapısına. Çok uzak da değil aslında. Şehir merkezinin  aşağı yukarı 15 km kuzeydoğusunda. Havaalanından şehre doğru ilerlerken "Mardin" tabelasını görünce sola dönüp tabelaları takip ediyorsunuz. Hop ! Göbeklitepe'desiniz.

Elimde fotoğraf makinesi, bir yandan yürüyüp bir yandan etrafı fotoğraflıyorum. Ortam da sadece sarı ve grinin tonları var.

Bizi kazı evinin girişindeki karavanın önünde "Şu tarafa doğru gideceksiniz" diyen güleryüzlü bir görevli karşıladı. Urfa'nın yerlisi belli. Peşimizden usul usul gelip biz onunla konuşana dek konuşmadı bizimle.


Adı Fevzi. Hayatımda gördüğüm,işini tutkuyla yapan ender insanlardan biri. Göbeklitepe'nin site bekçisi. Onunla konuştukca  Fezvi Bey, sen hangi okulları bitirdin, ne eğitim aldın da bu kadar farkındasın herşeyin? " diyesi geliyor insanın.

Aslında burada çalışmak onun için ayrı bir önem taşıyor. Çünkü babasının tarlasında çalışıyor. GT yi Fevzi beyin babası Savak amca taşları temizlerken ortaya çıkartmış. Tarladan çıkan taşları,-ki bazılarının her yeri ortada, eve koysan olmaaaz...!!- toplayıp müzeye götürmüşler. Alın bunları geri demesinler diye ne telefon bırakmışlar ne adres. Hani bir soran olsa "Örencik köyünden birileri" dışında bir adres yok :)

GT yi kazan ekibin başkanı olan Prof. Klaus Schmidt Urfa müzesini ziyaret ederken bir köşede sessiz sedasız duran parçaların nerden geldiğini sorarak başlıyor maceraya.

Sonra, 1963 de yazılmış bir yüzey-araştırması raporunu alıyor eline, bu raporun izlerini sürerek 1994 sonlarına doğru, üzerinde durduğu tepenin ömrünün bundan sonrasını geçireceği yer olduğunu anlıyor. Alman Arkeoloji Enstitüsü adına 1995 de kazıya başlıyor.



Göbeklitepe Kazı Alanı (Foto: Teoman Cimit)



Kazının bu sene 17. senesiymiş. Her sene havanın yaz aylarındaki dayanılmaz sıcaklığından dolayı 2 ay ilkbaharda , 2 ay da sonbaharda kazı yapılıyor. Ortalama 70 kişilik bir ekip çalışıyor.

Şimdi ben buraya kadar anlattıklarımla - ki daha anlatacak çok şeyim var- bir merak uyandırabildim mi bünyenizde? Cevabınız "Evet" se... Bi zahmet öbür yazıya da tıklayı verin. Üfff amma uzun yazmış diyenleri utandırayım burada.

11 Mart 2012 Pazar

Trabzon'da Türk Kahvesi İçmek Zor - 2 /Kahvenin Hikayesi

Bu yazıyı okumaya başlamadan, Trabzon'da kahve içmek ne alaka ?dememeniz için 1 nolu yazıyı okumanızı hatırlatmak isterim. En son Boztepe'den aşağı doğru ilerlerken, tur otobüsümdeki yolculara, tamamen o anda verdiğim bir kararla, belki de Türklerin özellikle Karadenizlilerin çay tutkusunu anlatmaktan daha kısa süreceği için kahve ile ilgili kısa bir konuşma yaptım. Yazının sonunda okuyacağınız kendimi içinde bulduğum Karadeniz fıkrası tadında duruma rağmen, hiç de pişman değilim. Bilsinler istedim. Greek Coffe diye bir şey yoktur. İstedikleri kadar tescil ettirmeye çalışsınlar, kahve de bizim baklavada. Hadi alın kahvelerinizi elinize,buyrun kahvenin kısa hikayesine;
  • Kahve Arapça kökenli bir kelime... Hikayeye göre Etyopya'nın güneyinde "Kaffa" yöresinde keçilerini otlatan çobanın "bu keçilerde pek bir keyifle dolanıyor" diyerek şüphelenmesiyle keşfedilmiş.Kumlu tepelerin eteklerinde yetişen bir ağacın kırmızı meyvelerinin çekirdeklerinden elde ediliyor.
  • En çok bilinen iki ağaç var. Arabica ve Robusta. Arabica yüksek tepelerdeyetişiyor. Hassas ısı dengesi gerekiyor bu ağaç için... İri çekirdekleri var... Aromatik ve az kafeinli. Robusta ise alçak rakımda yetişen, kolay meyve veren bir ağaç.Tadı acı, daha az aromatic,daha çok kafeinli...Bu ağaçlar neye benziyor diye merak edenlerinize nacizane Hz. Google'a sormalarını öneriyorum.
  • Kahve, Osmanlı topraklarında, 16 yüzyılda Kanuni’nin Yemen’i fethetmesinden sonra, o sıralarda Yemen Valisi olan Özdemir Paşa’nın İstanbul’a getirdiği çekirdekler sayesinde önce sarayda, daha sonra da halk arasında da çok sevilip popüler hale geldi. 
  • 16.yy dan bu yana , İstanbul’un Eminönü’nde “Taht-el-kale” denen muhitte, kahve ticareti  yapılır. Önünden mis gibi kokan taze paketlenmiş kahveyi almak için sıra bekleyenlerin eksik olmadığı meşhur Kuru kahveci Mehmet Efendinin dükkânı da buradadır.
  •  Askerin moralini yüksek tutmak için yanlarında çuval çuval kahve çekirdeği götüren Osmanlı, Viyana kapılarından geri dönerken, fazlalık yapan her şey gibi kahve çuvallarını da gittikleri yerde bırakır. Böylece bugün kahveleriyle de nam salmış Viyana şehri 17.yüzyılda Türkler sayesinde kahveyle tanışır. Aklınızı karıştırmak gibi olmasın, bu Muhteşem Süleyman devri değil, IV. Mehmet zamanı, Viyana kapılarının ikinci defa yoklandığı tarihtir.
  •  
    Sene 1810...Yer Paris...Mekan Türk Kahvesi
     Ardından 1699 da Sultan IV. Mehmet’in elçisi olarak Paris’e gönderilen Süleyman Ağa’nın konağında kahve misafiri olmak, Fransız sosyetesinde ayrıcalık haline gelir. 19.yüzyılın başında Paris’de Türk kahvesi yapan kafeler açılır. 

 

Osmanlıdan günümüze, Anadolu kentlerinde, sahil kasabalarında, tüm güzel köşelerde, kentin, kasabanın yada köyün ayrılmaz bir parçası olan “KAHVEHANE” ler açılır ve birer sosyal merkez haline gelir. Türkiye’de kahveden başka “ÇAY” da bu mekânların vazgeçilmezidir

Yukarıda anlattıklarımı dinleyen İngiliz misafirlerimizle, turun son durağı olan açık hava kahvesine geldiğimizde, bu kısa konferansı dinleyen 32 kişilik grubumun anlattıklarımdan etkilendiğini içlerinden 26 tanesinin “Türk Kahvesi” siparişi vermesiyle anladım.Ben biliyordum niye böyle olduğunu ama neden herkesin kahve içmek istediğini anlamaya çalışan, daha önce 32 turisti bir arada görmemiş kahvecinin çırağı da, girdiği hayal âleminden ustasından işittiği azarla çıkıverip, pişen kahveleri misafirlere taşımaya başladı. Aşağı yukarı aradan bir yarım saat geçti.
Molanın sonuna doğru hala siparişi gelmeyenlerin olduğunu görünce, hafif bir panikle kahveciye koştum. Trabzon’da kahve içmenin zorluğunu kahvecinin o muhteşem Laz şivesiyle yaptığı açıklamayla anladım.
 “ Rehper aplacuğum! Ha bizim buraya cünde en fazla 5 kaave satili. E benum var 12 fincanum. İsterüsen yapayım Nesgafe pardağunda cerusini da !”
" Sende haklisun ustaciğum ! Ellerin dert cörmesin da !" :)) 



27 Şubat 2012 Pazartesi

Kamerama Takılanlar... Ordan... Burdan (Geç Kalmış Yayın)

Beyrut da sabahları şeker tadında hava, yılbaşı ertesi her yer kapalı, insanlar geceden kalmış, uykuda… fotoğraf çekmek için saldım kendimi sokaklara…

 Beyrut da  her dine ,her meshebe ait ibadethaneler sırt sırdta gökyüzüne uzanıyor.

Downtown da mavi kubbeli El- Emin Camii ve hemen yanıbaşında St.George Ermeni Katedrali. Katedralin girişi, yıldız formu  verilmiş, ortasındai saat kulesinin bulunduğu , 8 sokağı birleştiren meydana açılıyor.








 Grand Serail dedikleri, eski Osmanlı kışlasının hemen önünde uzanan Roma Hamamı kalıntıları.Tabandaki ısıtma sitemi, tekniği mükkemmel şekilde gösteriyor görebilen gözlere...


 
 Lübnan'ın Turgut Özal'ı olarak nitelenen,savaş sonrasında küllerinden yeniden doğmaya çalışan ülkenin lideri Refik Haririi'nin mezar anıtı. Halk, yolunun üzerindeki mezar anıtını günün her saati ziyaret edip dua ediyor.



  Beyrut'da nadir olarak görebileceğiniz korunan eski ve eskiyi yok etmek üzere olan modernizmin bir  aradaki uyumu.