9 Ağustos 2011 Salı

Gordion Nerede ki?

Bir önceki yazımda bahsettiğim şeytana uyma ve direksiyonu kırma durumu sayesinde, asistan kuzen Cevat Kelle ile birlikte yeni bir yer keşfetmenin hazzıyla Gordion'u fotoğrafladık. Bende sizlerle paylaşıyorum. 

Evet duyar gibiyim.. Bu yazıyı okuyanların Gordion da nerdeydi ki diye akıllarından geçirdiklerini biliyorum. Özel ilginiz yoksa nerede olduğunu bilmeniz zor. Ankara - Eskişehir yolunda Polatlıyı geçtikten hemen sonra kahverengi tabela karşınıza çıkıyor. Yoldan 12 km içerde. Teknik olarak 12 dk lık bir yol. Yine etrafta kimseler olmadığı için acaba yanlış yolda mıyız hissiyle bir köyün içine kadar gidip etrafta olması gereken hiç bir şeyi bulamayınca geri dönmemiz bizi Gordion a bir yarım saatte ulaştırdı.

Önce Gordion hakkında kısa bilgi. Frigya bölgesinin politik ve kültür başkenti. Friglerden önce ( yaklaşık İ.Ö 2500 yılı gibi bir tarihten bahsediyoruz ve bu döneme Bronz Çağı diyoruz ) ve sonra da buralarda hep yerleşim varmış.Bugün de Yassıhöyük köyünde yaşayanlar buradaki yerleşim ve üretimi devam ettiriyorlar. Bu derece sürekliliğin mevcut olmasının bir sebebi de Gordion un yüzyıllar boyu üzerinden geçen meşhur Anadolu'nun ticaret yollarındaki önemli bir nokta olması. Ne yazık ki şimdilerde yakınından geçen sadece meraklılar, şeytana uyup direksiyon kıranlar birde Ankara-Eskişehir arasında çalışan hızlı tren.

Gordion denince birlikte hatırlanması gereken bir kaç isim var. Midas ve onun eşşek kulakları , Büyük İskender ve rivayete göre çözmesi gerekirken sabırsızlığı yüzünden kılıçla kestiği meşhur Gordion düğümü...

Midas, Frig karallığını yönetmiş en meşhur kral. M.Ö 8.yy sonları gibi buralardaymış. Daha sonra Batı Anadolu krallıklarından Lidyalılar- ki biliyorsunuz para yı buldular- M.Ö 6.yy gibi, daha sonra ki 2 yy boyunca da Persler bu bölgede hüküm sürmüşler.

Hazır elim deymişken ben size bu İskender'den de bahsedeyim. Kendisi Makedon kralı. Dünyanın kralı olmak gibi bir fantezisi var.Makedonya dan çıkıp, fetih ede ede doğu ya doğru ilerler. Meşhur Pers İmparatorluğunun son satrapı III.Darius la karşılaşmadan önce de kışı Gordion da geçirir.Antik dönemin en gizemli hikayelerinden biri olan meşhuur Gordion düğümüde o kış, İskender'in kılıcıyla çözülmüş olur. Daha fazlasını merak ediyorsanız Hz. Google a sorun lütfen.

Meraklısına not: İskenderi merak edenlere, şimdiye kadar okuduğum en iyi çeviri roman olan Can yayınlarından 3 kitap halinde yayınlanan "Büyük İskender"i okumalarını öneririm. O kadar güzel bir Türkçe ile çevrilmiş ki, hala kütüphanemin baş köşesindedir yeri.



Gordion Kazı alanının tam karşısında, Amerikan filmlerindeki terk edilmiş gizemli benzinlikleri hatırlatan bir yere, "hemşerim Gordion nere?" diye sorduk. Allahtan çok uzakta değilmiş. Amca bize "Aha şu minibüsün ora park edin. Tırmanın ! Ora ! " dedi. Bu ifadeden pek bir şey anlamadık ama ip uçlarını takip ederek o tepeye tırmandık.



Karşımıza tellerle çevrilmiş bir kazı alanı çıktı. Kazı alanında kimse yoktu ama galiba kazı şehir surları etrafında devam ediyor. Etrafta yazan ve benim okuduklarıma göre Gordion antik Kenti 1893 de keşfedilmiş,1900 yılından 1950 yılına kadar aralıklarla kazılmış.1950 yılından beridir de aralıksız kazı sürdürülüyor.Çok şükür ki burada Truvayı babasının çiftliği gibi kazan bir H.Schliemann olmadığı için buluntular müzede. E bunca yıldır kazılan yerde ne bulmuşlar hadi gidip onu da Gordion Müzesinde görelim.



Müze kazı alanına 2 km uzakta. Küçük,iddiasız mütevazi ve Anadolu daki pek çok mahsun müzeler gibi. Ziyaretçisi çok olmadığı için sergi salonları ve ışıklar bizim için açıldı.Sergileme son derece güzel ve bilgilendirici yapılmış. Resimde gördüğünüz objeler ait oldukları doneme göre sergilenmiyor.Yani en erken döneme ait obje en alt seviyede, en yakın döneme ait obje en üstte...


Gordion müzesinde en beğendiğim parçalardan biri de terra-cotta lar. Bunlar M.Ö 6.yy a tarihlenmesine rağmen, üzerindeki desenler, figürler ve formlar hangi İtalyan koleksiyonunun acaba diye düşündürtüyor. Hele bir yağmur oluğu vardı. O kadar estetik ve fonksiyonel gözüküyor ki, pişmiş toprak ustalarına saygı duymadan edemiyorsunuz.

Biliyorum uzun bir yazı oldu. Umarım okurken sıkılmadınız. Çünkü daha Midasın Mezarı farz edilen yere götüreceğim sizi.










5 Ağustos 2011 Cuma

Duatepe ...

Ankara'yı ılık bir sabahta terk edip yola koyuluyoruz. Asistan Cevat Kelle kuzenim ve ben, kız başımıza çıktığımız bu yolculukta bizi uğurlayanlara varınca arayacağımızı beyan edip, Eskişehir yolu üzerinden, her ikimizin de en güzel yıllarının geçtiği, Beytepe Kampüsüne el salladıktan sonra yola devam ediyoruz. Bu arada blogu okuduktan sonra, nerden gidicez endişesine kapılmamanız için yol tarifi de verdiğiminde farkındasınızdır umarım:)

30-40 dk sonra, Polatlı'ya yaklaşırken, ileride, yolun ortasında "dikelmiş" bir karaltının ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. 
Yaklaştıkca  " Dur Yolcu ! " diyen bir asker figürünün bize sırtını dönmüş yolun ortasında ve dağın tepesinde ne aradığını merak ediyoruz. Tam o sırada, "Duatepe" yazan kahverengi işaret levhasının farkına varıp, "Hadi kırın direksiyonu, birdaha ne zaman gelip de burayı görebilirsiniz ki " diyen şeytanın sesini duyuyoruz. Ve yaklaşık 15 saniye içinde şeytana uymaya karar veriyoruz.


Yoldan 5 km içeride dua edilen bir tepe bulmak umuduyla ilerlerken, asistana şahane bulduğum bir kareyi sabitlemesi için israr ediyorum. Ne yani koyunları mı çekeyim der gibi bakmakla kalmıyor, açıkca bunu dile de getiriyor. Ama bakın ne şahane pastoral bir kare olmuş.


Duatepe yolundan bir kare


Etrafda kimseler yok. Yol stabil asfaltlanmış.Belliki bu Duatepe için hiç bir masrafdan kaçınılmamış. Sürekli rampa tırmanıyoruz. Yolun sonunda ne göreceğimizi merak ediyoruz. Karşımız çıkan tabelalar doğru yöne gittiğimizi gösteriyor. 




Tepenin üzerinde uzaktan görünen ama ne olduğunu seçemediğimiz bir takım "şeyler" var. Hava da yağmurlu gibi . Az sonra sanki şiddetli bir yağmurun içinde bulacakmışız kendimizi hissiyle bir an önce o tepede ne olduğunu öğrenmek istiyoruz.




 
Ve sonunda ... yolun bitiminde, bir tepenin üzerindeyiz. Etrafı keşfetmeye başlıyoruz. Önümüzde devasa heykellerden oluşan bir anıt var. Tam da ucubelerin yıkıldığı günlerde bu heykellerde neyin nesi diyerek fotoğraflamaya, bir gün birilerinin burda yapılanları ucube olarak nitelendirip yok etme ihtimaline karşılık, tarihe belge bırakmaya çalışıyoruz.




Mekanda bekçilik yapan bey, bizim deli gibi her noktadan fotoğraf çektiğimizi ve konuyla ne kadar ilgili olduğumuzu görünce elimize ufak bir broşür tutuşturuyor.

Burası, Atatürk'ün düşmandan aldığı ilk tepe imiş. Farkında değiliz ama Türk savaş tarihi açısından son derece önemli bir noktadayız. 


Az sonra, bölgede bulunan askeri bir okul öğrencileri ve onların komutanın dan, izin alarak, onların açık hava dersine kulak misafiri oluyoruz. Hava birden pırılpırıl bir hal alıyor. Bulutlar dağıldı.Tarihe bırakılacak belgeler doğal ışıkda pek bir güzel çıkıyor sanki. Yada ben öyle düşünmek istiyorum:) 

Biz komutanı dinlerken, tören alanına arkamızdan küçük bir ordu daha geliyor:) Eee yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan:) İklim değişti Akdeniz oldu... Etraf gerçekten cıvıl cıvıl oluverdi.



Üzerinde bulunduğumuz tepe bu olayın anısına düzenlenmiş bir tören alanı. Topoğrafik açıdan uygun olduğu için düzenlenmiş. Heykellere yüzünüzü döndüğünüzde sol tarafda kalan tepe , düşmandan alınan ilk savunma alanı imiş.Sakarya Muharebeleri 22 gün sürmüş, 31 Ağustos 1921 de başlayan savunmanın,19.günde 10 Eylül 1921 de Dua tepe düşmandan geri alınmış.Bu durumda anlıyoruz kisavunma tam 13 Eylül günü zaferle sonlandırılmış.

Tören alanın düzenlenmesi de 12 Eylül de  2000 yılında tamamlanmış ve o tarihten beri, her yıl 13 Eylül de, bu alan da tören düzenleniyor.

 


Heykeller, sanatcı Metin YURDANUR tarafından yapılmış. Ellerine sağlık.Gerçekten etkileyici.



En hoşuma gidenlerden biri Atatürk ve yaverinin karşıki tepeleri dürbünle izlediği heykel.



Anıtın sol tarafında bir kadın figürü ve Atatürk var. Kadın heykel Halide Edip Adıvar'ın Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde Duatepenin alınışını anlattığı satırlara ithafen yapılmış.



 


Geldiğimiz yoldan geri dönüp "Dur Yolcu ! " diyen güya Mehmetcik ama bana sorarsanız Yunan Palikaryasına daha çok benzeyen ve aldığımız bilgiye göre Rusya da yaptırılıp getirilen "ucube" yi önden fotoğraflayıp yolculuğa devam ediyoruz.

İyi ki "hadi kırın direksiyonu şurya " diyen şeytana uyduk da Duatepeyi de gördük. 

Sevdik biz bu direksiyonu kırma işini ... Çünkü az sonra karşımıza bir kahverengi tabela daha çıktı. İnanmayacaksınız, biz yine şeytana uyduk ve çoook memnun kaldık. Nereyi mi gördük... GORDİON



 




4 Ağustos 2011 Perşembe

Ankara'dan Çıktık Yola...

Selam verdik sağa sola demek lazım. Evet aynen böyle oldu.Durun sakin olun.Sizlere blogumda Ankara'yı anlatacak kadar şuursuz değilim elbette...

Kısa bir özet; Uzun yola gidiyorum dediğimde, al bununla git dedikleri bir 4x4 le Ankara'ya kadar yalnız yolculuk yapmak sıradan bir iş. Evden çıktıktan 2 saat sonra bir WC molası.. Daha önce ki yolculuklarda "yahu bunlarda amma dengesiz... kim uğrar burda ki mobilya dekorasyon mağazasına?... "diyip burun kıvırdığınız dükkanı bir kolaçan edip, " Hay Allah... bunlar İstanbul'dakinin yarı fiyatına" dediğiniz ıvır zıvırı bir gün kullanmak umuduyla satın aldıktan ... bir 2 saat sonra  Ankara'dasınız..

E şimdi geri dönüp bu güzelim 4x4 ü iademi edelim.Tabii etmemek lazım. O halde rotamız neresi? Hımm ... Dur bakayım... Evet,evet ... İzmir! Tabiki gavur olduğu için değil. Hem hava seyahat için şahane. Hem 23 Nisan. Harbiden neşe doluyor insan. Hem İzmir'deki kitap fuarına katılan 2 güzel insanı imza günlerinde yalnız bırakmamak... Zorlasam daha pek çok "hem" bulabilirim ama bu kadar yeter ...

Evet kuzen de bana yol arkadaşı olması için kafalandı... Tam teşkilatlı savaş muhabiri Cevat Kelle misali çıktığı yolculuklarda gösterdiği azim, nizam ve intizam sayesinde benim artık araba kullanmaktan başka bir görevim kalmadı...

Ankara - İzmir arası normal şartlarda 8 saat... Haldır haldır araba kullanmak çok da iç açıcı değil. O zaman yol üzerinde bir yerde geceleme yapmak lazım. Hemen hazreti google a soralım neresi olur diye... Bilmediği de yok... cevap hazır : UŞAK

E hazırsanız yola çıkıyoruz. Vira bismillah !

9 Ocak 2011 Pazar

Bir küçücük cami… Mecidiye…! Yorgun ve Mahsun

Bugün yılbaşı… 31 Aralık … Yılın son günü. Aynı zamanda Cuma. E o zaman bir Cuma camisinin peşine düşmek lazım değimli. 

Hava şeker bal kıvamında. Mont falan fazla geliyor. O derece. Elimde fotoğraf makinesi bu güzel havanın verdiği ışıkta kareler çekiyorum. Kah eski Beyrut evlerinin son kalanlarını, kah eski ile yeninin bir arada duruşunu, kah da binaların üzerindeki kurşun deliklerini. İnsan gerçekten üzülüyor. Savaşın ve yaşanmış kötü günlerin izlerini silmek adına eski Beyrut yok oluyor. Rant almış başını gidiyor. 

402 yıl Osmanlı Sancağı olan bu topraklarda, hiç mi yok Osmanlıdan bir iz. Haritada Downtown un denize bakan cephesinde, bir yerlerde gözüküyor.
Sahil yoluna paralel giden bir üst cadde de yürüyoruz. Sokak başlarından birinde Mecidiye Camisinin hemen yakının da Beyrut Souk diye bir yerden bahsediliyor. Souk genelde Orta Doğu ve Arab kültürünün hakim olduğu coğrafyalarda çarşı anlamında kullanılıyor. Şimdiye kadar gördüğüm en otantik souk Fas daydı. Çevresi yüksek duvarlarla çevrili ve küçük dükkânların bir arda olduğu çarşıyı burada da bulsam ne kadar mutlu olurum halbuki. Şimdiye kadar ne bir hediyelik eşya, ne bir yöresel ürünün satıldığı bir dükkân göremedim. Ah bu savaşlar neleri yok etmiş buralarda.

 
Beyrut Souk a doğru yürürken hemen binaların arasında küçük bir kubbe gözüküyor. Evet işte Mecidiye Camii orada. Ama tam namaz vakti. Yanına gitmek için biraz beklemeli. 

Caminin tam önünde, kelimenin tam anlamıyla pejmürde bir bina. Yüzünü Souk a dönmüş. Şu resme bakarmısınız?




O pejmürdeliği nasıl bir cıvıldamaya dönüştürmüşler. Her bir boşluğunda süslenmiş bir çam ağacı var. Souk un bu binaya bakan bir taraçası ve o taraçada cafelerin masaları var. Kesinlikle çok şık bir süsleme ve ayıp kapatma yöntemi olmuş.








Bunun ne kadar başarılı bir iş olduğunu binanın arka cephesini görünce daha iyi anlıyor insan.Çarşı yönetimini takdir etmemek elde değil.


 Bugün Beyrut Souk dedikleri yer, hepsi birbirinden gösterişli mağazaların olduğu bir çarşı. Eskiden yukarda bahsettiğim tarza bir souk olduğuna dair bir ipucu yakaladım bir köşede.Tabanını granit taş kapladıkları kubbeli bir eski yapı var caddeye yakın bir noktada. Hatıra diye saklamış olmalılar.



Öğlen namazı bitmiş olsa gerek. Buraya kadar gelip de Mecidiye ye yakından bakmadan gitmek olmaz. İyi de bu caminin kapısına ulaşmak için ne yapmak gerek. Kelimenin tam anlamıyla arkadan dolanıyorum. Birde ne göreyim; bir inşaat alanının ortasından, üstü brandalı bir ahşap yol yapılmış camiye ulaşmak için.
Mecidiye nin denize bakan arka cephesi


Dört bir tarafı inşaat alanı. Galiba sadece inşaat da çalışan Müslümanlar bu camide namaz kılıyorlar. Vakti zamanında deniz kenarında, Beyrut Limanına hâkim bir noktada, çarşının girişindeymiş. Teknik olarak hala aynı ama yeni yapılanma ve mevcut şartlar caminin etrafını öyle bir sarmış sarmalamış ki… Lafın bittiği yer orasıydı. Sadece fotoğrafladım. Bir beş sene sonra, etrafında yükselecek yeni yapıların ortasında, daha da mazlumlaşacak ecdat yadigârı cami.




Caminin haziresi
   
Dışarıdan mihrabın görüntüsü        

8 Ocak 2011 Cumartesi

Ne Yedik... Ne içtik ?

Beyrut’ gezmeğe devam edeceğiz elbette ama aç açına da gezilmez ki. Hem zaten sabah uçakta THY nin verdiği ikramla duruyoruz hala. Güzel Türkçemizdeki yiyip içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat lafına karşın, gidilen yerdeki tadına bakılanlarda anlatılmalı.

Otelimiz Hamra bölgesinde. Hamra bizim Taksim ve İstiklal Caddesi kıvamında bir yer. Mavi kubbeli Cami den yaklaşık 1,5 km uzaklıkta. Ana caddesinin sağında solunda, cafeler, restaurantlar ve dükkanlar var. Bizim otelimiz La Commodore , 5 * lı olmasına rağmen Hamra Caddesinin iki sokak arkasında. Eğer Beyrut da oteller 10 * üzerinden sınıflandırılmıyorsa, ya ben işi bilmiyorum yada bu otel haddini bilmiyor. 

 Otelimizin lobisi aslında sıcak ve samimi bir ortam hissi veriyor. Lobinin tam ortasına göze ve gönüle hoş gözüken çok şeker bir çam ağacı var. Beyrut'da her yer süslenmiş çam ağaçları ile dolu. Ama hiç biri bir diğerine benzemiyor. Birirnin üzerindeki süsü bir diğerinde göremedim. 
 
Personel son derece güler yüzlü ve yardım sever. Asabi Türk müşterinin oda anahtarını alamadığı zaman yarattığı strese rağmen asla suratları asılmıyor. Panik yapmıyorlar. Nezaketle cevap veriyorlar. Bize verdikleri oda da bulunmayan 3. yatağı ve mevcut odada 3.yatağı koyacak yer olmadığını resepsiyona bildirdikten sonra, hemen odayı değiştireceklerini söylüyorlar. 


Hamra  kırmızı demekmiş. Cafe Hamra’da karar kılıyoruz. Etraf ve dekorasyon da kırmızı renkler hakim. Ortam temiz gözüküyor. Her yaştan insan var.  Bize gösterilen yer acaip rahat gözüküyor. O kadar uykusuzluk ve yorgunluktan sonra nereye otursam galiba çok rahatmış diyeceğim. Oturduğunuzda sizi daha da rahatlatan yumuşacık deri koltuklu bir masadayız. 

Hummus, Fettush, Tebbula…

Menu yü inceliyoruz. Hiç şüpheniz olmasın, burada hangi menüyü açarsanız açın ilk sayfada karşınıza mezeler çıkıyor. Ve o mezelerde en çok kullanılan şey tahin, nohut ve zeytinyağı. Tabiî ki tercihimizi mezelerden yana kullanıp birkaç sipariş veriyoruz. 


Hummus, Fettush, Tebbula… Humus u memlekette çok sevdiğimiz kebabcıda yiyiyoruz. Galiba bu humusun içinde biraz yoğurt ve limon ekşisi var. Bizimki kadar yoğun bir tat bırakmıyor damakta. Son derece lezzetli. Bir başka gün bir başka cafede sarımsaklı yoğurla yapılanına da rastladık.  Fettush bildiğin marul salatası.Üzerinde kıtır hamur parçaları var.  Bol sumakla ekşiliği o kadar lezzetli ki. Kıtırın şekli cafe den cafe ye değişiyor ama bu salata çok güzel. Tebbula mı ne? Bildiğin içli köfte… Aramızda kalsın Antep de yediğim içliköftenin tadını geçemiyor. Servisle beraber pofuduk ekmekler ve  naylon torbada incecik pita ekmekleri geliyor. Pitalar o kadar ince ve lezzetli ki.


 
Sonra bir de labne yi ekmek üstüne sürüp veriyorlar. Benim resmini çektiğim labneli ekmek o kadar hoş gözüküyordu ki. İnsana ekmek üzerine labne bu kadar güzel mi sürülür dedirtiyor. Sunum harika ama ekmek bayat ! 
Ben normalde bira düşkünü biri değilim. Susuzluktan ölsem ancak o ilk yudum çok güzel gelebilir. Ama duydum ki Lübnan birası hafif ve lezzetliymiş. Denemeden olmaz dı. Gerçekten hafif. İçimi çok hoş. Denk gelirseniz kaçırmayın derim. Almaza...

İstanbul da ki kafelerde eskiden yapılması zor olduğu için Türk Kahvesi yapmazlardı. Sonra Arçelik deki mühendisler bir makine icat ettiler. Şimdi her yer o makine sayesinde homurdanmadan Türk kahvesi servisi yapıyorlar. Beyrut da genelde her cafe de “Turkish Coffe” cezve, fincan ve su ile ikram ediliyor. Çok hoşuma gitti. Seviyor bunlar bizi.

 
Lübnan da geç keşfettiğim başka bir içkide “arak”. 

Otelin sokağında bir bakkaldan su alırken, raflarda satılan şişelere göz atıyorum. Gözüme estetik, parlament mavisi bir şişe çarpıyor. Şişe o kadar güzel ki, içinde su satsalar yinede alacağım. Ama kasada kaç para sorusuna verilecek cevaplardan fazla İngilizce bilmeyen genç arkadaşa, sanki 10 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi, bu Yunan Uzo su yada Türk Rakı sı gibi bir içecek mi? diye soruyorum. Genç arkadaş da 10 yaşında bir çocuk gibi cevap veriyor;  
- What is Uzo?”  

O sırada markette alış veriş yapan bir Lübnan lı derdimi anlayıp, bana cevap veriyor. “Yes, yes. İt is same”. Yaşasın yöresel bir şey buldum almak için. 

Otele döndüğüm zaman barmene soruyorum arak  'ın nasıl içildiğini. Onlarda bizimrakı gibi su koyarlarmış üstüne. Tıpkı biz Türkler gibi balık yerken illa ki arak içerlermiş.

Son olarak  bir kahve molasında, tadına baktığımız bilindik tatlıların güzel resimleriyle bu yazının sonunu bağlayalım. 


5 Ocak 2011 Çarşamba

Beyrut'un ortası bir mavi cami

Beyrut merkezinde bir Blue Mosque ama bizimki kadar güzel değil

Otobüsümüz Beyrut’un tam ortası denebilecek noktaya geliyor. Tam karşımızda Mavi Kubbeli El- Emin Cami. "Emin", Hz. Muhammed’in sıfatlarından biri. Caminin kubbesi türkuaz rengine boyanmış.
Hariri’nin bittiğini göremediği projelerinden biriymiş.

  
  
Lübnan halkı da, eski başbakanlarının mezarını hemen caminin yanına kondurmuş.Yaşarken, bittiğini göremediği caminin yanıbaşında şimdilik. Hariri naylon bir branda çadırın içinde ziyaret edilebiliyor. Proje tamamlanınca bir moseleum yapılacakmış.Yukardaki resimde sağ alt köşeye doğru gördüğünüz uzun beyaz çadır,eski başbakan Refik  Hariri'nin mezar/çadırı. Moseleum u yapılana kadar burda kalacakmış.Sol tarafda da çadırın içindeki ziyaretgah. Ne kadar basit. Ne kadar abartıdan uzak. Sen yaşarken dünyanın en zengin 4. kişisi ol.Sonra bir naylon çadırda ebedi istiratgahına gideceğin günü bekle.



Hemen caminin üst tarafına denk gelen kısım Downtown . Küçük bir meydana açılan sekiz sokak ve ortada bir saat kulesi. Sokakların iki yanında şirin cafeler, restaurantlar var.Meydanlarda kocaman çam ağaçları ışıl ışıl süslenmiş. Meydana bakan bir de Ermeni kilisesi var.

Kilisenin önünden, Emin camine doğru yürürseniz,cami ve kilise arasında kalan küçücük alanda sanki dekor olsun diye oraya sıkıştırılmış hissi veren Roma dönemi kalıntılarını göreceksiniz. Kalıntıların tabanına gçzünüz takılacak. Çünkü biz Türklere çok tanıdık gelen bir manzara var orada.Her sene Ramazan şenlikleri bittikten sonra, Hipodromdaki sütünların dibini işgal eden çöpleri şehri ziyret eden turistlere göstermemek için her yolu deneyen rehberleriz biz. Benzer manzarayı burda da görünce,sorunun, galiba bir yandan sevip, öte yandan kıyasıya eleştirdiğimiz, genlerimizde var olan ortadoğulu zihniyetden kaynaklandığını düşünmeden edemedim.



1 saatlik molada, etrafı yürüyerek keşfetmeye çalışıyoruz. Şu binaların arasından görünen kocaman devasa yapı neresi acaba diye o yöne ilerliyorum. Ve karşıma hiç beklemediğim bir yapı çıkıyor. Muhteşem bir Roma Hamamı kalıntısı. Hani memlekette de çok Roma hamamı gördüm ama, Caldarium u bu kadar güzel ve bu kadar ısınma sistemini yakından anlatabileceğim bir düzenekle karşılaşmamıştım. Hani Allah sizi inandırsın, oracıkta bir Roma hamamı anlatasım geldi.
İnsan Lübnan Başbakanlık binasının onundeki bu manzaradan etkilenmeden geçemiyor.

Beyrut da , tıpkı İstanbul gibi birbirinin üzerine yerleşmiş katmanlardan oluşmuş. Ellerinden geldiğince, bir de tabi elde kalanı, sergilemeye çalışmışlar. Mesela bu Hamam kalıntıları, Grand Serail dedikleri, şehrin merkezi noktalarına hakim tepeler üzerine kurulmuş devasa binanın hemen önünde yer alıyor. Bu bina Osmanlı zamanında askerlere kışla olarak yapılmış. Sanki Selimiye kışlasının bir cephesi orda dikelmiş gibi.  Aslında şehre hakim tepe üzerinde askeri amaçlı bir bina olarak konumlanması çok mantıklı. Çünkü şehre ve limana hakim bir tepe üzerinde.Korunması ve savunması son derece elverişli. Akropol tepesi gibi. 
(Grand Serail ve Ottoman Saat Kulesi-Kaynak: Wikipedia)
Şimdilerde ise Lübnan Başbakanlık binası. Etrafındaki yollar trafiğe kapalı. Etrafda bir sürü asker mi , polismi olduğunu bilmediğiniz kamufulaj kıyafetli, edeleli ekserler de olunca hafif tırsıyor insan yaklaşmaktan.  Ne yazık ki yanına kadar yaklaşıp tüm cepheden resmedemedim binayı. Bir kısmını alabildim kadrajıma. Ama hani hepsini görmekten geri kalmayasınız diye internet den bir resim bulup koydum. Bu binanın önündeki saat kulesi de Ottoman Clock Tower olarak biliniyor. Sultan II.Abdulhamit’in saltanatının 10. cu yılı anısına inşa edilmiş.  Downtown ın ortasındaki saat kulesi ise daha Avrupai bir saat. Made in Rolex. Kendisinin dakika dakika resimlerini yılbaşı eğlencesini pardon! gecesini anlattığım kısımda bulabilirsiniz